Çocukluğumun ramazanları

Çocukluğumun ramazanları

Gazenfer Eryüksel

Gazanfer ERYÜKSEL
“Kör ölür, badem gözlü olur, kel ölür sırma saçlı olur” derler ya… Her
kuşak için kendi geçmişi badem gözlü, sırma saçlıdır. Belleğin dip
kuytularındaki sararmış resimler, daha dün yaşanmış gibi anlatılır. Hangi
şiirimdeydi, “anılar, zamanın yağmasından kurtardıklarımız” demiştim.
Bizim kuşağın çocukluğunda da Kandiller, Ramazanlar ve Bayramlar
önemli ve değerli günlerdi. Tıpkı bizden önceki kuşaklar gibi… Kuzguna
yavrusunun güzel görünmesi…
“Kandil” sözcüğü önce simidi çağrıştırırdı. Kandil simidini… Kandillerde
ayrıca Ramazan’da iftarın ışıklı habercisi olarak minarelerin şerefelerinde
kandiller yanardı.
Lâleli’den Şehzadebaşı’na giden cadde üzerinde sol kolda Hasanpaşa
Fırını kandil simitleri ve pandispanyası ile pek meşhurdu. Bir de Fatih’te
İtfaiye’nin yakınlarında anasonlu gevrek ve galetasıyla nam salmış bir
fırın vardı. O dönemde şimdiki gibi hemen her mahallede tabelasında
“unlu mamuller” yazan ekmek çeşitlerinden simide, pastadan börek ve
kurabiyelere ayrıca tatlılar satılan yerler yoktu.
Kandiller bizim çocukluğumuzda, hava kararınca bir şamdanda veya
küçük bir teneke kutuda, çokluk konserve tenekesinde, mum yakan
çocukların “yağ satarım bal satarım, ustam öldü ben satarım” vb
tekerlemelerle gezmeleri ve bahşiş toplamaları da demekti.
Sokakta bahşiş toplayan çocukların arasına karışmama izin verilmediği
için ben de evdeki şamdanda mum yakıp tekerlemeler söyleyerek
gezerdim. Babaannemin ve babamın verdiği bahşişleri almak özel bir
sevinçti.
Kandil günleri, Ramazan’ın gelişini haber verirken evlerde bir telâş
başlardı. Ramazan’a hazırlanmak demek mutfak alışverişi demekti.
Çocukluğumun Ramazanları hep kış mevsimine dek geldiğinden
belleğimde Ramazan ile kış arasında hep bir yakınlık vardır.
Ramazan, aynı zamanda pide demektir. Akşamüstleri fırınlarda pide
kuyruğuna girmek… İftara sıcak pide yetiştirmek…

Ramazan aynı zamanda çeşitli kuru meyveden yapılan hoşaflar
demektir. Tatlıların gözdesi ise güllaçtır.
Oruç, bir yudum su, hurma veya zeytin ile açıldıktan sonra çorba
sofraların olmazsa olmazıdır. Anadolu’da bazı yerlerde çorbanın yerini,
örneğin Çorum’da mantı alır. Çorum’da mantısız bir iftar sofrası yoktur
desem yeridir.
İskilip’te ise keşkek Ramazan’ın gözdesidir. İskilip’te fırınlarda pide
kuyrukları yanında keşkek güveçleri de beklenir.
Çorba dendi mi Ahmet Rasim’in şu dizeleri eskinin çorbacı dükkânlarının
duvarları süslerdi.

“Kana kuvvet göze fer batna ciladır çorba
İllet-i cuya deva mahz-ı gıdadır çorba
Âlemin sevgilisi dense sezadır çorba
Agniya dostu muhibbi fukaradır çorba”
Bu dizeleri günümüz Türkçesi ile şöyle söyleyebiliriz.
“Kana kuvvet göze ışık mideye ciladır çorba
Açlık illetine deva gıdanın özüdür çorba
Âlemin sevgilisi dense yeridir çorba
Zenginin dostu fakirin koruyucusudur çorba”

İftarın sesli duyurusu şerefede okunan ezan ile Ramazan topunun
patlamasıdır. Işıklı iftar duyurusu ise şerefelerde yanan kandillerdir.
Aksaray’daki evimiz Pertevniyal Lisesi’nin arka sokağındaydı. Evin
penceresinden sokağın girişindeki Pertevniyal Camii’nin minareleri
görünürdü. İftar yaklaşırken Kuran okuyan babaannem, ihtimal onun
rahatsız etmemem için bana kandillerin yandığını haber etmemi söylerdi.
Bu arada iftar sofrası annem tarafından özenle hazırlanırdı. Kandillerin
yanmasını pencerede beklediğim bir iftar öncesi kedimiz Mestan’ı
sofradaki revaniyi yerken yakaladım. O güzelim revani Mestan yüzünden
çöpe gitti. Mestan ilginç bir kediydi. Zeytin yer çekirdeklerini çıkarırdı. Alt
katta oturan amcamların elbise dolabı ise Mestan’ın doğum eviydi. Her
yıl o elbise dolabında yavrulardı.
Kış Ramazanlarında lodos fırtınası çıktığında Kadıköy’de oturan
akrabalarımız bize iftara ve gece yatısına gelirlerdi. Kuran okumasını
bitiren babaannem pencere kenarında tespih çekerken anneme
seslenirdi, “Türkan, sofraya iki tabak daha koy… Reşat ile Şadi
geliyorlar.”
O dönemde İstanbul’da şiddetli lodos demek vapur seferlerinin iptal
edilmesi demekti. İşleri Karaköy civarında olan Reşat amca ile Şadi
ağabey mecburen bize gelirlerdi.
Bu lodos konukları gelirken tatlı getirirler miydi, hatırlamıyorum. Ama
Koska’nın helvası sadece Ramazan sofralarının değil balık alınmışsa
yemeği taçlandıran bir lezzetti. Koska helvaları günümüzde Hacı Bekir’in
lokum ve şekerleri ile birlikte “markalaşabilen” iki lezzet kâşanemiz
arasındadır.
İlk lokum ve akide şekerinin yapımında şeker yerine bal ve pekmez
kullanıldığını Selim İleri’nin “Oburcuk Mutfakta” adlı kitabında
okuduğumu hatırlıyorum. Şekerin insanlık tarihinde yaklaşık 300 yıllık bir
geçmişi olduğunu burada hatırlamamız gerekir. Anadolu mutfağında

örneğin Çorum’da yapılan “Kara Çuval “denilen un helvasında şeker
değil pekmez kullanılmaktadır.
Çocukluğumun kış Ramazanlarında bir başka lezzet ise bozadır. Boza
İstanbul’da kışın habercisidir adeta. “Boza çıkmış, kış geliyor” sözü o
dönemin deyişlerinden biridir. Vefa semtindeki dükkânda kış gelirken
satışa çıkan boza daha sonra Aksaray’da Bulvar Caddesi’nde Emlak
Kredi apartmanları altında açılan bir şubede de satılırdı. Yaz boyunca
bozanın yerini şıra alırdı. Vefa sirkesi ise on iki ayın mamulü idi.
Bozanın yandaşının leblebi olduğunu söylememe gerek var mı? Bir de
üzerine serpilen tarçının…
Kış gecelerinin sokak sesleri arasında “Bozaaaa…” diyerek camları
çınlatan seyyar satıcıların yanında her kapıda durup maniler okuyan
çubuk naneşekerci vardı.
Evimizde iftara gelen konuklar arasında Fatih’te oturan büyük amcamlar
ile evimizin alt katını paylaşan küçük amcamları hatırlıyorum. Büyük
amcan Nusret Bey, emekli bir albaydı. Küçük amcam ise İstanbul
Telefon İdaresi Zat İşleri Müdürlüğünden 1950’de “CHP’l”i diye resen
emekli edilen Rıfat Beydi. Emekli maaşı yetmediği için Rami’de bir lastik
fabrikasında müdürlük yapıyordu. Çocukluğumun kış botu diyebileceğim
kara lastik çizmeleri amcam getirirdi.
Ailenin toplandığı bu kalabalık iftarlar sonrasında bizim “büyük oda”
dediğimiz yerde halılara ilave seccadeler serilerek toplu teravih namazı
kılınırdı. Toplu namazda imamlık görevini büyük amcam üstlenirdi.
Evimizin duvar süsleri arasında hiç tablo yoktu. Ama dedem Behçet
Bey’den kalma hat levhalar önde gelen estetik işaretler arasındaydı. İpek
kadife üzerine çok ince bir kontrplaktan kesilmiş hatların istifinden oluşan
levhalardı bunlar.
Sahur için hazırlanan yemekler genellikle hafif mideyi yormayan şeyler
olurdu. Çocukluğumun Ramazanlarının kışa geldiğini söylemiştim.
Sahurun yemekleri önceden sobanın yanına getirilerek ısınması için
kolaylık sağlanırdı. Hemen her gece yatmaya gitmeden sahurun yemek
sahanlarına tek, tek bakar ve “Beni de sahura kaldırın” diyerek tembih
ederdim. Ama dinleyen kim?

Israrların karşısında sabah okulun olmadığı bir Cumartesi gecesi (O
yıllarda Cumartesi günleri okul yarım gündü.) beni de sahura
kaldıracaklarını söylediler. Nasıl sevinmiştim. Sahur için seslendiklerinde
sofra kurulmuş yemekler ısıtılmıştı. Yarı uykulu sahur yemeklerinden
yedim. Ne vardı? Kabak dolması ve makarna mı, yoksa başka bir şey
mi? Belleğim bir kayıt kalmamış.
Ama biz çocukların tutuğu Oraca tekne Orucu denirdi. Sabahtan öğleye
kadar yemek ve su yok. Öğlen yemek… İftara kadar yine yeme, içme
yok… İlkokul dört ve beşinci sınıflarda sadece Kadir günü Oruç tutuğumu
hatırlıyorum.

Ramazan davulcuları… Osmanlı döneminde saat olan evler parmakla
sayılacak kadar azdır. İnsanlar zamanı namaz vakitleriyle ayırırlarmış.
Örneğin öğle namazından sonra buluşalım ve ikindiden sonra evde
olacağım gibi.
Şehirlerde saat kulesi yapımı II. Abdülhamit’in bir fermanıyla başlamıştır.
Örneğin Çorum saat kulesi 7-8 diye de bilinen Hasan Paşa tarafından
yaptırılmıştır.
Safranbolu’daki saat kulesinin ise ilginç bir hikâyesi vardır. Saat kulesini
yaptıran paşa açılıştan önce halka haber gönderir. “Hepinize birer saat
hediye edeceğim” diye…
Açılış günü halk meydanda toplanmış hediye saatlerini beklemektedir.
Saat kulesinin üstündeki örtüyü çeken paşa halka seslenir. “Hepinize bu
saati veriyorum. Bakar vaktinizi öğrenirsiniz”!
İşte bu kültür coğrafyasında mahalleler en önemli kent dokularıdır.
Mahalleli caminin imamının, bekçisinin ücretini salma usulüyle toplayıp
karşılamaktadır. Bunun en büyük istisnası padişahlar, hanım sultanlar
tarafından yaptırılan camilerin vakıflarının olmasıdır. İmam, müezzin
giderleri vakıflar tarafından karşılanmıştır.
Mahalle bekçileri gece mahallenin güvenliği için sokakları dolaşmaktadır.
Bekçinin Ramazan’da bir görevi daha vardır. Sahurdan önce davulunu
çalarak mahalle sakinlerini uyandırmak…
Son dönemde Ramazan’da elinde davul sahura yakın sokaklarda
gezerek gürültü yapanlar vardı. Bu Ramazan Korona virüs davulcuları da
eve kapattı.
Davulcu bekçi baba evlerde saatin olmadığı dönemde önemli bir görev
yapıyordu. Günümüzün insanı her türlü çalar saate sahip… Cep
telefonları da cabası…
Bayram sabahı kapıları çalıp sahura kaldırdım hani bana bahşiş diyen
birileri ise her an çıkabilir.
Günümüzün “Bekçi Babaları” artık çalar saatlerdir sahura kalkmak için.

yurduma can feda

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!