Gehlen “Möbius” sarmalı ve/veya Gehlen “Network” çevrelemesi?!

Gehlen “Möbius” sarmalı ve/veya Gehlen “Network” çevrelemesi?!

hamahmut

DURUM
Soru şu:
“Möbius Şeridi” nedir ne değildir?!
El cevap:
Möbius şeridi, geometrik olarak uzunca bir şeridin bir ucunu 180 derece bükerek diğer ucu ile birleştirilmesiyle elde edilen şerittir.
İlk olarak 1861’de Johann Benedict Listing tarafından tanımlanmıştır.
Dört yıl sonra August Ferdinand Möbius, yayınladığı bir çalışmasında tanımını vermiş, şeridin tek yüzlü olmasını yönlendirilememesiyle açıklamıştır.
Normal bir şeridin iki yüzü varken Möbius şeridinin sadece bir yüzü vardır.
Başka bir ifadeyle Möbius şeridinin üzerindeki bir noktadan hareket etmeye başlandığında bütün alan taranarak aynı noktaya geri dönülür.
Hasılı:
Aynı şeyleri tekrar ederek ‘farklı sonuç’lar elde etmek mümkün değil ise BOP’un ‘Türkiye sahnesi’nde yaşanan “kısırdöngü”nün sebebi ortada.
Millet koalisyonu ve/veya Cumhur ittifakı da aynı (CIA) sarmal’ın içinde.
ABD’den Rusya’ya, İran’dan İsrail’e (vb) “Kontrollü kaos”!
(CIA) Gehlen “Möbius sarmalı”ndan mülhem dön dolaş aynı hikaye.
Erbakan’dı Erdoğan oldu.
Brexit / AB makas’ı.
Ezcümle:
Sistem “Robot”!
İstihbarat Savaşları.
Hiçbir şey göründüğü gibi değil.
Vs vs.
Nokta.

ARŞİV’DEN KİTAP ÖZETİ
Kitabın adı: ALMAN DERİN DEVLETİ

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=602065
Yazarı: Talip Doğan Karlıbel
Profil Yayınları
1. Baskı / Mayıs 2012
312 TL
17,50 TL
(…)
Sayfa 27:
Uzun Bıçaklar Gecesi!
(…)
Sayfa 48:
E. GEHLEN ÖRGÜTÜ (BND) – İSTİHBARAT BİRİMİ
(…)
Sayfa 66:
1945 yılının Kasım ayında yapılan bir askeri mahkemede, Gehlen ve adamları beraat etmişlerdi.
(…)
Sayfa 66:
ABD’de istihbarat o dönemde pek de bilinmeyen bir konuydu. Askeri istihbarat birimleri ise ancak 1944’te kurulmuştu. Gehlen ve ekibinin yaptığı sınır ötesi operasyonlar ABD’lilerin çok ilgisini çekiyordu.
(…)
Sayfa 66:
Almanlar’ın savaşı kaybetmesinden sonra ABD’ye belgeleri teslim eden Gehlen, bu aşamadan sonra da, OSS (Amerikan Stratejik Hizmetler Bürosu) ve CIA’nın kontrolü altında bir istihbarat örgütü kurdu. Ve Gehlen örgütü giderek CIA’nın Doğu Avrupa ile Sovyetler Birliği’ndeki gözü kulağı oldu.
(…)
Sayfa 67:
ABD Merkez Komutanlığı’nın emriyle ve ABD Başkanı’nın izniyle, 1945 yılının Aralık ayında, Almanya’nın Bavyera Eyaleti’ndeki Oberusel adlı küçük bir kasabada bulunan ABD askeri üssünde “Organisation Gehlen” (Gehlen Grubu – Gehlen Organizasyonu) adında bir Alman – ABD ortak İstihbarat Servisi kuruldu. Bu kuruluşun başında denetmen olarak Binbaşı James H. Chritchfield getirildi ve onunla birlikte kırka yakın ABD subayı bu gruba dahil edildi. Bütün ABD subayları, 18 Eylül 1947’de kurulacak olan CIA’nın ilk kurucu elemanları olacaktı.
(…)
Sayfa 71:
Yakın tarihe ait en çok bilinen 10 gizli operasyon, istihbarat birimleri tarafından gerçekleştirildi. Bu 10 gizli operasyonun, çoğunda Alman gizli servisinin parmağı vardı!
(…)
Sayfa 87:
Alman istihbarat ajanlarının en ünlüsü, Sovyetler Birliği’ne (Gehlen Örgütü olarak da bilinir) karşı casusluk harekatı kurması için kullanılan Reinhard Gehlen, görevlendirildi. Gehlen ayrıca İsrail Özel Kuvvetleri MOSSAD’ı eğitmek için de yardımcı oldu. Alman Gizli Servisleri, kendi aralarındaki istihbarat birimleri ve diğer ülkelerin istihbarat birimleri ile tıpkı günümüzdeki gibi birbirleri ile ilişki içerisinde çalışmaktaydılar.
(…)
Sayfa 91:
Reinhard Gehlen, BND’de olduğu süre içerisinde dünyanın en iyi istihbarat servislerinden birini yaratmıştı. BND, en modern teknolojik imkanlarla kısa sürede dünyanın en iyi istihbarat servisi durumuna gelmişti.
(…)
Sayfa 91:
1990’dan itibaren BND, Doğu Bloğu’nun dağılmasıyla ve rakibi Doğu Alman Gizli Servisi’nin kapanmasıyla birçok konuda işsiz kalmıştı. Çünkü artık doğuda düşman yoktu ve dünyadaki siyasi ve ekonomik konjonktür değişmişti.
(…)
Sayfa 95:
Amerikalılar ondan zeki istihbaratçı diye söz ederler.
“R. Gehlen, o bir savaş zekasıdır!”
(…)
Sayfa 98:
Anti – Komünist Gehlen için ABD, “Düşmanımın düşmanı” statüsünde idi. Hatta o dönemde, Harry S. Truman, “Başkan, Amerika’da eski Nazi ile nasıl çalışacağız, olur mu bu?” itirazlarına karşılık, Başkan “İsterse gitsin keçilerle münasebeti olsun. Beni ilgilendirmez, işimize yarar birisi olduktan sonra sorun değil” cevabını vermiş ve her dönem Gehlen’i korumuştur.
(…)
Sayfa 99:
Mehmet Eymür’ün anlattığına göre, Hiram Abas, Gehlen’in anılarını başucu kitabı olarak telakki etmiş ve üst üste okumaktan dolayı aşındırmış. Gehlen, o dönemde MİT’ten de önemli isimleri yetiştirmiştir. Bunların başında Fuat Doğu gelir. Gehlen’i en iyi Talat Turhan özetlemiştir: “20. Yüzyıl istihbarat dünyasının en yetenekli kişisi ve en büyük haini…”
(…)
Sayfa 102:
PKK, aşırı dinci vb… Bavyera ise bu yıkıcı faaliyet gösteren gruplara toleranslı davranmıyordu.
(…)
Sayfa 105:
Almanlar’ın burada en önemli felsefesi şudur.
“En iyi ajan, ajan olduğunu bilmeyen ajandır!”
(…)
Sayfa 108:
Sonuç olarak, Türkiye’nin de acil şekilde MİT ve Emniyet Teşkilatı’nın dışında yeni bir iç istihbarat teşkilatı daha kurması gerekmektedir.
(…)
Sayfa 116:
Alman yetkililerin, uyuşturucu kaçakçılığı ve satıcılığı işi içerisinde PKK kadar, Türk mafyalarının da pay sahibi olduğunu iddia etmeleri, işin içyüzünde PKK’nın olduğunu bildiklerini gösterir. Hatta Alman istihbaratı, Türk Güvenlik Güçleri’nin ve çeşitli aşiretlerin, Güneydoğu’da uyuşturucu işini beraber yürüttüklerini ispatlar raporlar hazırlamaları da aslına bakıldığında ülkemiz hakkındaki oyunları bizden bile daha fazla bildiklerini ortaya çıkarmaktadır.
(…)
Sayfa 125:
Almanlar, Türk istihbaratçıların yapamadığı işleri yıllar öncesinde yapmaktaydılar. Potansiyel suç işleyebilecek kişi veya grupları önceden analiz edebilmektedirler.
(…)
Sayfa 127:
Çocuk pornografisi konusunda da BKA iç ve dış ceza tahkikat makamları arasında ulusal merkezi değerlendirme ve koordinasyon vazifesini yerine getirmektedir.
(…)
Sayfa 131:
Alman Derin Devleti’nin Türkiye’deki Gizli (!) Ajanları!
12. yüzyıldaki II. Haçlı Seferi sırasında, Kutsal Roma Germen İmparatoru I. Friedrich Barbarossa, ordusunun başında Selçuklu başkenti Konya’ya kadar gelmiştir. İmparator Konrad, Anadolu Selçukluları Devleti Sultanı I. Rükneddin Mes’ud ile çatışmış olmasına karşın, iki lider arasında dostça ilişkiler de kurulmuştur.
(…)
Sayfa 132:
Türk ve Alman askerlerinin birbirleriyle çatıştıkları son savaş ise 1683 yılındaki İkinci Viyana Kuşatması olmuştur.
(…)
Sayfa 135:
II. Wilhelm, 1888 yılında izlemeye başladığı “Dünya Politikası” (Weltpolitik) çerçevesinde Osmanlı İmparatorluğu ile yakın ilişkiler kurulmasına özen göstermiştir.
Cumhuriyet Mitingleri’ni şişirerek, o zamanlar Tuncay Özkan’ın kanalı olan Kanal Türk ve Aydın Doğan’ın kanalları aracılığı ile kamuoyuna basın yayın yolu ile psikolojik baskı uygulamışlardır.
(…)
Sayfa 210:
STASİ ve Türkiye Masası!
(…)
Sayfa 222:
RAND, 1948 yılında ABD Hava Kuvvetleri tarafından kurulmuştur ve 1955 yılından itibaren de Alman Gizli Servisi BND ile ortak projelere imzasını atmıştır. Bu şirketin 600 personeli vardır, 150’ye yakını Alman gizli servisi personelidir. Eski CIA şefi Graham E. Fuller, J. Barkey, BND’nin kurucusu Reinhard Gehlen ve eski Alman Dışişleri Bakanlığı ve BND başkanlığında bulunan Klaus Kinkel, RAND’ın elemanlarıdır.
(…)
Sayfa 225:
Alman ırk bilimcileri ve arkeologlarına göre “Dolikosefal kafatasına” sahip Ari Erler yani Almanlar’ın (büyük büyük ataları!) Anadolu’dan gelmiştir ve bu da Anadolu’nun, Alman vatanı olduğunu ispatlamaktadır.
(…)
Sayfa 229:
Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’na girişinden bir gün önce Almanya’dan 5.000.000 Osmanlı Lirası borç almak için imzaladığı gizli anlaşmanın belgesi 1996’da yayınlandı. Almanya adına Baron Wangenheim, Osmanlı İmparatorluğu adına Talat Paşa, 10 Kasım 1914 yılında bu gizli anlaşmayı imzaladı. Bu belge ile hem Osmanlı cepheye gidip Almanya için savaşacak, hem Almanya’ya yüzde 0,6 faizle borçlanacaktı! I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu tümüyle Alman komutasının emri altına girmişti. Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı’na da Alman Friedrich Bronsart Von Schellendorff getirildi. 1915 Ermeni Tehciri’nin de (!) Alman komutanların buyruk ve denetiminde gerçekleşmediği iddia edilebilir mi?!
(…)
Sayfa 245:
ABD, NATO için Almanya’nın Hof şehrinde dünyanın en büyük dinleme tesisini kurmuştur ve bu tesis ABD Gizli Servisi, NSA (National Secret Administration) tarafından “Hofa Kupe” adında işletiliyor. NSA’nin bu dinlenme tesisinde, dakikada 20 milyon telefon, faks, bilgisayar ve telsiz sistemi dinleme imkanı mevcuttur. Bu dinleme tesisi ile ABD, 80’li yıllarda birçok olabilecek saldırı planlarını ve suikastleri deşifre etmiş ve önlemini almıştır. Bu sistemi NATO namına kuran şirket de WANDEL UND GOLTERMANN’dır. NASA’nın bütün uzay araçlarının komünikasyon sisteminden tutun da, İngiliz, Fransız ve İsrail Gizli Servisleri için tüm telekomünikasyon ağlarını da bu şirket kurar.
(…)
Sayfa 254:
Yani görüldüğü üzere, Alman Vakıfları 2000’li yıllarda, Türkiye’ye yıllık ortalama 1,5 ile 2,5 milyar arasında Alman markı harcamışlardır.
(…)
Sayfa 252:
“Euro Gold”!
(…)
Sayfa 253:
Çünkü Dünya’da, ABD’den sonra en büyük altın rezervi olan ülke Almanya’dır.
(…)
Sayfa 253:
Altın fiyatlarının yükselmesi Almanya’nın yararınadır!
(…)
Sayfa 254:
“Bugün Almanya’nın 90 bin ton altın stoğu bulunuyor!”
(…)
Sayfa 255:
Nazi Almanyası, II. Dünya Savaşı döneminde işgal ettiği tüm ülkelerin altın stoklarına el koyarken…
(…)
Sayfa 265:
Uzun zamandır zarar eden Alman bankaları, 2001 yılında genel olarak Türkiye’deki yaşanan ekonomik krizden dolayı yaptıkları güzel bir manevra ile 15 milyar Alman Markı’nı, 27 milyar’a çıkarmışlardı.
(…)
Sayfa 275:
Bir başka Alman organizeli şantaj olayı da, Eski Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel’in tuzağa düşürüldüğü…
(…)
Sayfa 296:
“Hablemitoğlu’nu Alman istihbaratı öldürdü!”

Kitabın adı: Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu
Yazarı: İlber Ortaylı
Doçentlik tezi
Timaş Yayınları
10. Baskı, İstanbul 2008
Fiyatı: 13,50
240 sayfa
http://www.netkitap.com/kitap-osmanli-imparatorlugunda-alman-nufuzu-ilber-ortayli-iletisim-yayinlari.htm
(…)
Sayfa 11:
Genç Alman İmparatorluğu’nun yayılma hırsı evvelemirde Osmanlı ülkelerine yönelmişti.
(…)
Sayfa 15:
Yeni Alman İmparatorluğu bir yığın krallık, prenslik ve serbest şehirde yaşayan, çoğunluğu kasabalı bir milletin birleşmesiyle kurulmuştu. Birleşmenin önderi olan Prusya, sosyal yapısı, ideolojisi ve kültürüyle bu devletçiklerin çoğu tarafından sevilmiyordu. Güneyin Katolik kültürü, kuzey denizi – tüccar niteliği Hessen ve ren ülkelerinin endüstriyel ve Bavyera’nın tarıma dayalı yapısı Prusyalılıkla çatışan unsurlardı. Ama yeni Alman İmparatorluğu, Almanca konuşulan bir imparatorluktu. Bu ülkenin kültür hayatına, geleneklerine ve politikasına yön verecek bir Alman metropolü bile yoktu. Bu kabiliyetteki şehir Viyana idi, ama birliğin çok dışında Avusturya’daydı. (…) Berlin belki de, Bavyeralılar’dan daha çok Doğu Avrupalılar hitap eden ve onların hayatını etkileyen bir metropol olacaktır. Berlin bugün de aynı işleri yüklenen başkent olmaya hazırlanıyor.
(…)
Sayfa 16:
19. yüzyılın ilk yarısında Almanya’ya bir endüstri ülkesi denemezdi. Almanlar yüzyılın son çeyreğinde bir imparatorluk kurmuştu, Alman imparatoru bu birliğin başında idi ve eski Mukaddes Roma – Germen imparatorlarının halefi olduğu iddiasında idi. Oysa Roma – Germen tacı ile Viyana’daki Habsburg Sarayı hazinesindeydi.
(…)
Sayfa 19:
19. yüzyılın ortalarından beri Batı Avrupa’nın iktisadi çıkarlar aradığı bu imparatorluklar Rusya, Osmanlı İmparatorluğu, İran ve Çin’di. Almanya da geciken bir atılımla bu ülkelerin iktisadi zenginliklerine yöneldi. Kontrolcü bir iktisadi nüfuz tesisi politikası dünya tarihinde Almanya ile sahneye çıkıyordu.
(…)
Sayfa 20:
Japonya, 1890’larda Fransız askeri uzmanları Çin’e de çağrıldılar ve 1894 – 95 Çin – Japon Savaşı’nda Çin Ordusu’nun komuta kademelerinde görev gördüler. Almanlar; Hankov, Tientsin, Tsigtao kentlerinde ticaret ve gümrük imtiyazları aldılar. 1895’te Çin, Almanya’dan ilk borcu aldı. Aynı yıl Deutsch – Asiatische bank (Alman – Asya Bankası) faaliyete geçti. (Çin hızla modernleşene saldırgan Japonya’ya boyun eğince, Almanya’nın Çin’deki projesi suya düştü.)
(…)
Sayfa 21:
Almanya, Orta Avrupa’daki müttefiki Avusturya aracılığıyla Balkan’lardan bu ülkelere uzanabileceğini hesaplıyordu. Bu iki ülke ise Osmanlı İmparatorluğu ve İran’dı. Gelişmeler Alman nüfuzunun daha çok Osmanlı İmparatorluğu’nda yoğunlaştığını gösterecektir.
(…)
Sayfa 22:
İran, 16. Yüzyıldan beri İngiltere – Rusya kanalı ile Batı Avrupa ticaretine açılmıştı. Osmanlı İmparatorluğu normal ticaret yollarını (Anadolu ve Basra Körfezi’ni) İran’a kaptırmış, bunun üzerine İngiltere ve Avrupa bu ticareti Rusya üzerinden yapmaya başlamışlardı.
(…)
Sayfa 24:
Almanya, İran özleminden vazgeçmedi. I. Harp’te, Osmanlı İmparatorluğu’nun İran’da kullandı, II. Harp’te İran’da Şah Rıza Pehlevi başta olmak üzere kalabalık bir Alman hayranı bürokrasi ve seçkinler grubu vardı.
(…)
Sayfa 39:
1895’te sadece 42 şubesi olan Berlin bankaları 1911’de bütün dünyada 450 şubeye sahipti. Sermaye ihracına başlayan tekelci Almanekonomisi, bankacılıkta yeni bir dönem başlattı. 1913’te dış ülkelerde 30 milyon marklık bir Alman sermaye ve dış yatırım vardı.
(…)
Sayfa 40:
Zaten 1880’lerden beri Alman bankaları Osmanlı İmparatorluğu’na sermaye ihracına başlamışlardı. Georg von Siemens’in genel müdür olduğu Deutsche Bank, İstanbul’da Anadolu Demiryolları Konsorsiyumu’nun başını çekiyordu. “4 D” diye bilinen Deutsche Bank, Dresdner Bank, Diskonto – Gesellschaft ve Darmtaedter Bank kısa zamanda dünyayı istila ettiler.
(…)
Sayfa 40:
1887’de Rusya ile ittifak için İstanbul’u bile gizlice Rusya’ya vaat eden Almanya, kısa zamanda bu tutumundan vazgeçmek zorunda kaldı.
(…)
Sayfa 41:
Sosyal Darwinci ve ırkçı bir ideolojiye sahip bir cemiyetin üyeleri Nisan 1887’de kurulan Alman Sömürge Cemiyeti’nin (Deutsche Kolorial Gesellschaft) üyeleriyle benzer kompozisyon gösteriyordu. Alman Sömürge Cemiyeti’nin üyeleri arasında % 40’la tüccar ve fabrikatörler, %22 ile memurlar ve subaylar çoğunluktaydı.
(…)
Sayfa 42:
Prusyalılık, otoriter devletin idealleştirilmesidir; demokrasi bu ülküye ve siyasal kültüre yabancıdır. Prusyalılık aristokrasinin yönetimi demektir!
(…)
Sayfa 53:
Gerçekte İngiltere 1890’lardan itibaren Türkleri gözden çıkarmaya başladı. İngiliz Bahriye istihbarat (Naval Intelliegence) şefi Ekim 1896’da, “İngilizler, Mısır ve Kahire’yi elde tutsun yeter, İskenderiye’deki deniz üssü Hindistan’ı elde tutmamızı sağlar” diyordu. 1896’da Süveyş Kanalı’nın açılmış olması bu gibi düşünceleri doğrulamaktadır.
(…)
Sayfa 54:
1890’lardan itibaren Almanya kendini dünyanın gelecekteki efendisi olarak hissetmeye başladı. Zaten her olayda “Arbiter Mundi” (Dünya Hakemi) olarak uluslar arası platformda yerini alıyordu. Kayzer II. Wilhelm’in “Dünya hakimiyeti” sloganına, akıllı diplomat Prens Bismarck “Böyle bir şey yoktur” diye cevap vermişti. Ancak Bismarck görevinden ayrılınca, “Alman politikası doludizgin bu olmayacak şey’in peşine düştü.
(…)
Sayfa 57:
Alman ticari denizcilik ve demiryolu taşımacılığındaki yenilikler ve teknik ehliyet dolayısıyla Alman sanayi ürünleri “Osmanlı pazarları”nı istila etmekte gecikmeyeceklerdir.
(…)
Sayfa 62:
İngiltere’nin Almanya karşısında Osmanlı topraklarındaki iktisadi gerilemesinin nedeni herhalde salt Gladstone’un Türk düşmanı politikası değildi, İngiliz sanayi eskiyen yöntemlerle çalışıyordu. (Gladstone, Alman istihbaratının devşirip kullandığı, satın aldığı müptezel bir İngiliz politikacısı idi. HM)
(…)
Sayfa 65:
Birinci Dünya Savaşı başında “Pancermenizm”in kurucularından Becker, “Coğrafi konumumuz ve endüstrilerimizin Pazar gereksinimi dolayısıyla Türkiye’ye yöneliyoruz. Her Avrupa ülkesinin geri kalmış Şark’ta kendine ait bir hayat alanı vardır, İngiltere Mısır’da, Fransa Tunus’ta, İtalya Trablus’ta, Avusturya Bosna’da ve Rusya Karadağ’da ve dolaylı olarak Balkanlar’da hak sahibidir. Bizim hiçbir yerimiz yoktu. Şimdi bu hayat alanımız Türkiye’dir” diyordu.
(…)
Sayfa 66:
Türk Ordusunu ıslah ettiği ve Türkleri çok sevdiği söylenen ve sevilen Goltz Paşa 1897’de “Türklerin İstanbul’u bile terk edip, Anadolu ve Mezopotamya’ya çekilmeleri ve Almanya’nın önderliğinde bu bölgenin ıslahını üstlenmeleri gerektiğini” söylüyordu.
(…)
Sayfa 66:
Sultan Abdülhamid, hiçbir devlete güvenmeyen ve her ittifaka karşı ayrı bir güvence ve yeni ittifak arayan bir kişiliğe sahipti. Gerçekte İngiltere ve müttefiklerine karşı Almanya’yı, Almanya’ya karşı İngiltere’nin müttefiklerinden bazılarını yedekte tuttuğunu gelişmeler gösterecektir. Balkan sorunlarında Almanlar’dan kuşku duyuluyordu. (İngiliz, Fransız vb devletler içinden politikacı satın al, Osmanlı & Türk’e baskı uygula, sonra da müttefik ol, eski Alman oyunlarından biridir. HM)
(…)
Sayfa 69:
Özellikle Deutsche Bank, 1880’lerden itibaren, İngiltere veya herhangi bir devletin, Osmanlı borçlarında satışa çıkardığı hisseleri derhal kapatmak peşindeydi ve bunda başarılı da oldu.
(…)
Sayfa 70:
Memurunun maaşını bile veremeyen Osmanlı yönetiminin bu dönemdeki felsefesi, Sultan II. Abdülhamid’in Babıali’ye verdiği bir “muhtıra”da açıkça görülüyor: “Devlet masraflarının istikraz akdiyle kapatılması kötü olan durumu daha da şiddetlendirir ve hükümet içinde hükümet olan Düyun-ı Umumiye’nin tüm gelirlere el atmasına sebep olur.
(…)
Sayfa 80:
Almanya’nın zorunlu bir seçenek olduğu kanaati herkesten önce Sultan II. Abdülhamid’de vardı. Sultan Abdülhamid Türkler’e “Şark’ın Almanları” dendiğini, Almanlarla arada benzerliklerimiz olduğunu, Almanlar’ın Fransızlar’a tercih edilmesinin sebepleri arasında Fransızlar’ın Tunus’u almalarını ve cumhuriyet rejimiyle idare edilmelerini ileri sürüyor ve Alman İmparatoru’na Fransa ile ilişkileri soğutmak pahasına Filistin’de Katolikler’in himaye hakkını veriyordu.
(…)
Sayfa 82:
Ülkenin içine düştüğü bunalım bir Haçlı – İslam çatışması olarak değerlendiren Mehmet Akif de İslam ülkelerini sömürgeleştiren İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’yı yazılarında yerden yere çarparken, Almanya’ya başka gözle bakıyordu.
(…)
Sayfa 88:
Times gazetesi, “İstanbul’da Alman Subaylar” başlığı altında, gelenlerin doğrudan rütbe ve görevleri ile geldiğini panik içinde haber veriyordu. (…) Uzman subaylar, Osmanlı hizmetinde bol keseden aldıkları ünvanlar sayesinde Almanya’ya döndüklerinde rütbe yönünden tırmanma olanağı buldular.
(…)
Sayfa 95:
Yeni Alman politikası İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı kesin bir tavır almış, Ortadoğu’nun hakimi olmak iddiasını adeta açıklamıştı.
(…)
Sayfa 97:
Önemli olan Filistin topraklarındaki Almanya kökenli kolonizatörlerdi.
(…)
Sayfa 104:
Bu tarihten sonra (1849) Osmanlı Ordusu artık Alman genelkurmayının stratejisine, onun tayin ettiği subaylara ve Alman endüstrisinin silahlarına bağlanıp gittikçe Alman askeri sistemiyle bütünleşen bir ordu kurmaya başladı.
(…)
Sayfa 108:
Türk meslektaşlarıyla geçinemeyen Alman subaylar, rütbesiz askerle de iyi komuta ilişkilerine giremediler. 1911 Martı’nda, von Schlichting adlı bir üsteğmen teftiş esnasında tüfekle bir neferin kafasına vurduğu için nefer ona ateş edip ağır yaralamıştı.
(…)
Sayfa 110:
Alman subaylar çalışmalarında ne kadar başarısız ve gayrimemnun iseler, Sultan Abdülhamid’in cömertçe sunduğu unvan ve paradan da o derece memnundular.
(…)
Sayfa 116:
Almanya’da eğitim gören Enver (Paşa) gibi zabitler gelecekte bu eğitimi ordu ve politikadaki kariyerleri için de kullandılar.
(…)
Sayfa 118:
Ordunun Almanya’dan alacağı silahların gene Alman subaylara kontrol ettirilmesinin nasıl sonuçlanacağı açıktır. Nitekim 15 Ağustos 1900’de, Berlin’deki büyükelçimiz ısmarlanan fişeklerin bozuk olduğunu rapor ediyordu.
(…)
Sayfa 122:
Birinci Büyük Savaş’ta Osmanlı ordularının Almanya yanında ve onun çıkarları uğruna, Galiçya’dan Bağdat’a, Kafkaslar’dan Süveyş’e kadar muhtelif cephelerde telef olmasının nedenidir!
(…)
Sayfa 123:
1910’larda Osmanlı Türkiyesi’nde orduda olduğu kadar sivil hayatta da yeni bir moda vardı, Alman hayranlığı! (…) 1914 Temmuzunda Liman von Sanders toplama malzeme ve seçme birliklerle İstandul’da bir resmigeçit düzenledi. Hürriyetin ilanının yıldönümü törenlerinde iyi giyimli, mükemmel teçhizatlı, düzgün yürüyüşü ve disiplinli hareketi olan bu birlikler bütün elçilikleri ve askeri ateşeleri büyülediler. Ancak gerçek durumu bilen bazı gözlemciler, bu gösterişin altındaki zaafı anladı. Reorganizasyon çalışmaları İstanbul dışına çıkmamıştı ve ordunun büyük kısmı eskisi gibi kötü şartlar içinde Birinci Büyük Savaş’ın eşiğine gelmişti.
(…)
Sayfa 126:
Almanya üstün bir teknolojiyle ve büyük bir iştahla Şark’a doğru açılıyordu. Diğer büyük devletlerin “penetration pacifique” (barışçı sızma) dedikleri bu yayılım asıl hedefine ulaşamadıysa da…
(…)
Sayfa 141:
13 Mart 1898’de çıkarılan yeni bir irade ile Haydarpaşa gar binasının inşa ve işletme hakkı imtiyazı da Almanlara verildi. Böylece Osmanlı Asyası’nın ticari taşımacılık faaliyeti Almanlara bırakılmış oluyordu.
(…)
Sayfa 157:
Bu sıralarda Alman’lara, Adana – Yumurtalık hattı için bir imtiyaz daha verilecekti; ama İngiliz’ler Çukurova’daki çıkarlarını zedeleyeceği için buna da itiraz ettiler.
(…)
Sayfa 160:
II. Abdülhamid, Bağdat Demiryolu Anlaşması’na itiraz eden Rusya için “Basiretsizlikten vazgeçseler Almanya ile komşu olmanın onlar için İngilizlerle komşu olmaktan daha iyi olduğunu anlarlar” demişti.
(…)
Sayfa 164:
Padişah’ı bu işe kışkırtan Alman İmparatoru bu sefer Sultan Abdülhamid’e müracaat ederek kıtalarını geri çekmesini istedi. Bu skandaldan sonra, Kuveyt ve Kuveyt’teki Britanya nüfuzu adeta dokunulmazlık kazandı. Bu olay, Almanya’nın güdümüne girilmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun ne kadar güç durumlara düşeceğinin habercisiydi.
(…)
Sayfa 170:
Rusya, Balkanlar’ı parçalayan birinci devletti!
(…)
Sayfa 179:
Filistin’de Alman Kolonizasyonu! Siyonist hareketin düşmanı olan bu Alman diplomatının Siyonizm’e karşı bir Yahudi kuruluşu olan AlmanYahudileri Yardımlaşma Birliği’ni canla başla destekleyip okul, yetimhane gibi kurumlar açmalarını teşvik etme nedeni, Filistin’de Fransız kültürünün ve nüfuzunun artmasını engellemek ve Alman kültürünün yerleşmesini hızlandırmaktı.
(…)
Sayfa 180:
Bu gibi vakıf ve okulların yanında 1860’lardan itibaren Almanlar’ın Filistin’e yerleşmeleri de başlamıştı. Bunlar arasında çoğunluk AlmanYahudileri, daha doğrusu Almanca’nın yıldız lehçesini konuşan ‘Doğu ve Orta Avrupa Yahudileri’ydi.
(…)
Sayfa 181:
Resmi Alman görüşünü temsil edenler (örneğin Hans Rohde) Siyonist kolonilerin Alman kültürünü ve çıkarlarını Filistin’de en iyi koruyacak ögeler olduğu inancında idiler ve bunda yanılıyorlardı. Alman Yahudileri Filistin’de yerleştikçe ve Alman konsoloslarından yardım gördükçe güçlendiler. (…) Ta ki Rusya Yahudileri Filistin Yahudilerinin dili olan İbranca’yı diriltip okulların ve sokağın dili yapana kadar bu durum devam etti.
(…)
Sayfa 182:
Resmi Alman raporlarına göre, 1910 yılında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki 500.000 Yahudi’nin 100.000’i Almanca konuşuyordu. Çünkü Osmanlı ülkelerinin yerli Musevi nüfusu bilindiği gibi ya Arapça ya da İspanyolca konuşmaktaydı.
(…)
Sayfa 183:
Almanların katkısı ile “İbranca” yavaş yavaş okulun, sokağın ve evin dili olmaya başlamıştı. Bu konuda mali ve siyasi destek, merkezi Almanya’da bulunan ve güçlü bir kuruluş olan Filistin Yahudi Birliği tarafından sağlanıyordu.
(…)
Sayfa 185:
Filistin’in “Yahudiler”le yeniden iskanında en önemli rolü Almanya oynamış oluyordu.
(…)
Sayfa 186:
Vatana ihanet, yani Alman casusluğuyla suçlanan Yahudi asıllı Yüzbaşı Alfred Dreyfus ordudan atılmış ve mahkûm olmuştu.
(…)
Sayfa 187:
Siyonizm bazılarının ileri sürdüğü gibi, Yahudi dininin ezeli ve ebedi ideolojisi, ona dayanan bir dünya görüşü olmaktan çok, modern Avrupa ulusalcılığının bir ürünüdür.
(…)
Sayfa 189:
Gazeteci Theodor Herzl’in teklifi üzerine, II. Abdülhamid, “Yahudi milletine karşı derin sempatisi olduğu, ancak bu isteklerini yerine getirirse büyük devletlerle özellikle Rusya ile başlarının derde gireceği, meseleyi nazırlarla da tartışması gerektiği” gibi bir cevap verdi.
(…)
Sayfa 190:
Filistin’i, Almanlaştırmak için çabalayan diplomatlar Herz’e karşı kayıtsız değildiler.
(…)
Sayfa 192:
Almanya, Siyonizm’i kendi kültürel yayılmasının bir aracı gibi görüyordu. Ama Almanya “Frankofil” ve “Frankofon” bir “Osmanlı Yahudi eliti” ile karşılaştı!
(…)
Sayfa 193:
1917’de II. Wilhelm’in İstanbul’a yaptığı son ziyarete ait bir görünümden söz edelim. Kayzer’in karşısında hazır ol vaziyette durup onu dinleyen kişi Osmanlı devletinin harbiye nazırı ve başkumandan vekili Enver Paşa idi! Liman von Sanders dahil bütün Alman komutanların, özü pek ve bilgisiz diye nitelendirdikleri Enver Paşa, Almanların Şark’taki sarsılmaz müttefikidir.Almanya’dan Sirkeci garına giden tren katarlarının üstüne yapıştırılmış bir yafta vardı; “Enverland”… Birinci Büyük Savaş’a, kabine üyelerinin çoğunun haberi olmaksızın sokan ‘triumvira’nın başında o vardı.
(…)
Sayfa 194:
İttihat ve Terakki iktidarının perde arkasında olduğu dönemde kurulan karma kabinelerde daima Alman taraftarlığıyla tanınan devlet adamlarını görmek mümkündü. Hilmi Paşa, Hakkı Paşa, Mahmud Şevket Paşa bu isimlerin en önde gelenlerindendir. Jön Türkler’in Almanya ile ilişkileri henüz sürgünde iken başlar.
(…)
Sayfa 195:
Jön Türk iktidarının karşılaştığı dış siyasal sorunlar ve ekonomik güçlükler, onları II. Abdülhamid’den daha koyu bir Alman dostu olmak zorunda bıraktı.
(…)
Sayfa 197:
Avrupa’dan atılıp, gözlerini Uzak Asya’ya çeviren Osmanlı seçkinlerinin imdadına gene bazı Alman doğubilimcileri yetişti. Ernst Jaeck adlı “fahri” Profesör Almanya tarafından “Pantürkizm”in resmi yöneticiliğine teorisyen olarak atananlardandı.
(…)
Sayfa 198:
Gerçekte “Türkçülük” 19. Yüzyılın ikinci yarısında fakir, eğitimsiz ve uygarlık haklarından yoksun olarak yaşamak zorunda bırakılan Çarlık Rusyası’nın Müslüman ve Türk asıllı toplulukları arasında demokrat ve sosyal nitelikleri ağır basan bir kültür ve düşünce eylemi olarak doğmuştu. Alman güdümündeki Osmanlı başkentinde, ülkeler fethine hazırlanan “Pantürkizm” modası doğmuştu. Bu kültürel altyapısı dahi hazırlanamayan aceleci bir siyasi propagandaydı.
(…)
Sayfa 199:
1912’den sonra İttihat Terakki adına Enver – Cemal – Talat Paşa üçlüsü devlete hakim oldu. Artık İstanbul’da Alman nüfuzu her zamankinden fazla hissediliyordu.
(…)
Sayfa 200:
Hükümet savaşa Almanya’dan aldığı 5 milyon altın liralık borçla girmişti.
(…)
Sayfa 201:
Bir Avusturya askeri deyimi, “Almanya işgalci olarak kötüdür ama müttefik olarak daha da kötüdür” der.
Nokta.
.
16 Eylül 2019
Hayrullah Mahmud

yurduma can feda

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!