Bize bir ‘Kürşat’ gerek

Bize bir ‘Kürşat’ gerek

Sancak Yerde!

İnsan adlı primatın dünya üzerinde geçirdiği en mutlu günler, avcı, toplayıcı ve anaerkil  olarak yaşadığı komünal toplumda geçmiş günlerdir. Ekincilik ile birlikte gelişen ilk yerleşik yaşam denemelerinden itibaren, yavaş yavaş özgürlüklerinden fedakarlık yapmaya, taviz vermeye başlayan adamoğlu, daha sonra toplumun gelişen örf, adet, ananelerine ve nihayet egemenlerin yasalarına boyun eğmek zorunda kalmıştır.

 

İnsan topluluklarının ulusa evrilmesi ‘dil’ ile başlamış ‘din’ ile bitmiştir. Bu manada; Türk Ulusu evrimin son aşamasını maalesef gerçekleştirememiştir. Serseri mayın gibi ideolojiler arasında devinip durması da bu sebeptendir. Çünkü; evrimin hangi safhasında olursa olsun, kendi öz dinamiklerinden, öz kültürlerinden bir şekilde uzaklaşmış uluslar evrimlerini tamamlayamıyorlar.Ya öteki ulusların arasında eriyip öz benliklerini yitiriyorlar, ya da yabancı ideolojilerin en hararetli müdafileri oluyorlar. Bugün Türkler arasında  ‘tosuncuk’ şeklinde sıfatlandırılan insanlara sıkça rastlanıyor olmasının altında bu gerçek yatmaktadır…

 

Şu ana kadar ele geçmiş olan bilimsel verilere göre Türk Budun M.Ö 1700’den bugüne tarih sahnesindedir. O günden beri sayısız parlak başarılar elde etmiş, bunun yanında sayısız bozgunlar yaşamıştır. Bunlar, ulusların yazgılarında olan şeylerdir. Türk Budun’un başına gelen en büyük talihsizlik ise M.S 670-750 yılları arasında  İslam-Cihat kisvesine bürünmüş emperyalist Araplardan gördüğü insanlık dışı muamele ve zulümdür.

 

Bugün; okumuş cahillerin bile Mavera-ün Nehir diye andıkları Kuzey Türkistan’daki seksen yıllık esaret ve zulüm çağında, Türkler eski inançlarını terk edip  Müslüman olmaya zorlan-mışlardır. Türklerin üzerine kabus gibi çöken ve 1267 yıldır kalkmayan kara bulutların asıl sebebi ise Göktürk Devleti’nin 744 yılında yıkılmasıdır. O kara gün; Türk Budun’un  talihinin döndüğü uğursuz gündür…

Bilge Kağan ve Tonyukuk’un peş peşe ölümleri ile zayıflamış bulunan Göktürk Devleti, Uygurların ve Göktürklerin on-ok boyundan olan Türgişlerin isyanları ile yıkıldı. Ancak; Uygurlar, yıkılışına yardım ettikleri devletin meydana getirdiği otorite boşluğunu doldu-

ramadılar. Türk Budun adeta başsız kaldı. Bundan böyle budunu karanlık ve elem dolu günler bekliyordu.

 

Zaafiyeti gören Çin, fırsatı ganimet bilerek güneydeki Türk illerine doğru ilerlemeye başladı. Çinliler;  başlangıçta Göktürklerden bağımsızlığını elde etsin diye kışkırtıp yardım ettikleri Kara Türgişlere saldırdılar. Taşkent’de yaşayan Kara Türgiş Han’ı Bahadır Tudun öldürüldü; Taşkent yağma edildi (M.S 751)

Bahadır Tudun’un savaştan sağ kurtulan oğlu; kalan Türgişleri topladı ve Çin’e karşı savaşmak için bölgede yaşamakta olan Karluk ve Yağma Türkleri ile  Araplardan yardım istedi.

Kaderin cilvesine bakın ki; Kuzey Türkistan’da gördüğü zulümler ve haksızlıklar karşısında Araplardan nefret eder hale gelmiş olan Türkler; ezeli can düşmanları olan Çinlilere karşı, yine düşmanları olan Araplara müttefiklik teklif etmek zorunda kalıyorlardı.

 

Araplar, Türgişler, Yağma Türkleri ve Karluklar, 751 yılında Talas Irmağı kenarında Çin Ordusunu perişan ettiler. Çin Ordusu’nu Türk savaş taktiği ile geriden kuşatıp ‘iki ateş arasında bırakan’ Karluk ve Yağma Türkleri savaşın kaderini yazdıklarını biliyorlardı. Ancak; aynı anda kendi kaderlerini de yazdıklarını hiçbir zaman öğrenemediler…

 

Türkler, bu tarihten sonra ortak kültürden, kök dilden hızla uzaklaşmaya başlamışlardır. Çünkü; bu ittifak Müslümanların onlara yakınlaşması için iyi bir fırsat yarattı. Türk Budun yavaş yavaş Müslümanlaşmaya başladı. Buna bağlı olarak önce dilimiz, sonra öz inancımız geri plana düşürüldü. Türk’ün kadim inancı İslamiyetle çatıştıkça ya terk edildi, ya da türlü motiflerle gizlenerek yaşatılmaya çalışıldı.  Bu  geçiş süreci çok sancılı olmuş, üç yüz yıldan uzun sürmüştür. Türk-Arap kültürleri arasında yaşanan bu çatışma şiddetini yitirmiş olsa da   bugün bile devam etmektedir.

İslam İnancı Türk Budun’a hiçbir katkı yapamamıştır. Ancak, güçlü ulus bilincimizi çok uzun bir süre inkıtaya uğratmış, ulus evriminin son merhalesi olan ‘din’  evriminin tam manasıyla gelişip olgunlaşmasına engel olmuştur.

 

Evrim süreci içinde, insanı sömürmenin en gözde vasıtası her zaman dinlerdi.

Birbirlerinden küçük  nüans farklarıyla ayrılsalar da Semavi oldukları ileri sürülen dinler, sömürü lideridirler. Kabul etmek gerekir ki bu konuda İslam’ın ve Muhammet’in ellerine kimsecikler su bile dökemezler. Yirmi birinci yüzyılda hala böyle olmasına ise  çok kişi (bir türlü)  akıl erdirememektedir…

 

Talas Savaşı sonrası bizi bizden, öz değerlerimizden koparıp ‘ümmet’ fikri aşılayan İslam, hala Türk’ün  geleceğini karartma peşinde.

 

İşte şimdi ‘Tanrı Türk’ü Korusun’ Çünkü;Türk’ün  Tanrı’dan başka sahibi kalmadı.

 

Sancak  yerde! Kaldırmak için Kürşat Ata gibi bir  ‘fedai’ mi bekliyoruz?

 

Galiba…

 

Sağlıcakla kalınız.