Milli Eğitim’de değerler eğitimi sorunu

Milli Eğitim’de değerler eğitimi sorunu

Şahin Filiz

“Türk Devleti’nin bağımsızlığına, birlik ve beraberliğine ve milli kültürüne tehdit oluşturan her türlü düşmana karşı Türk gençlerinin sonuna kadar savaşacak bilinçte yetiştirilmeleri”, Atatürk’ün Milli Eğitimden ve eğitim ordusundan istediği ve beklediği bir görev olarak bilinmelidir. Milli kültür ve buna bağlı olarak geliştirilecek milli bilinç, eğitimin millilik yani ulusallık niteliğini belirler. Kültür ve medeniyet ayrımlaşmasını gereksiz gören Atatürk, milli kültürü, bağımsızlık ülküsünü ve milli değerleri bilen gençlerin, Türkiye’yi ve Türk ulusunu tek bir insanlık medeniyetinin seçkin bir üyesi yapmalarını salık verir, eğitimden nihai amacın bu ülkü olduğunu söyler.

Hiçbir ülke ve hiçbir ulus, eğitimini milli bilinç uyandırmak için uygulamaktan vazgeçmez. Hepsi, eğitim programlarını kendi ülke ve toplumunun ulusal bilinci kazanması doğrultusunda kurar. Bunu yapmayan bir ülke ayakta kalamaz ve tek bir insanlık medeniyetinin onurlu bir üyesi olmaya hak kazanamaz.

Türk Milli Eğitim’inde uzunca bir süredir verilmekte olan değerler eğitimi esasen tam da bu amaca yönelik olmak zorundadır. Atatürk’ün deyimiyle, “Doğu veya Batıyı cahilce, körlemesine ve bilinçsiz bir şekilde izlemek, Türk milletini özgüvensiz, özsaygısız ve kültürsüz kılar. Değerler eğitiminde yaklaşık 50-60 kavram altında öğrencilere verilecek eğitimin haftalara ve aylara göre dağılımı yapılmakta; belli bir programa göre bu eğitim gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Özsaygı, özdenetim, sorumluluk, sevgi, hoşgörü bunlar arasındadır.

Her biri, nominal olarak evrensel değerlerin Türkçe söylenişidir. Kavram ya da ad olarak bu ve benzeri değerleri yadsımak düşünülemez. Ancak- diğer örnekleri de anacağım-ad olarak evrensel olan bu değerlerin içerik olarak da evrensel olması gerekir. Evrensel içeriğe sahip olabilmeleri için, milli kültürü içselleştirmiş olmak zorunludur. Milli kültürün yolu, önce dilden geçer.

Türk dili, değerler eğitiminde başı çeker. Arapça ve Farsça’dan, İngilizce veya Fransızca’dan rastgele taşınan sözcükler, Türkçe‘deki zengin karşılıkları kurban edilerek değerler eğitiminde kullanılmamalıdır. Yalın Türkçe, bu eğitimin millilikten evrenselliğe taşınmasında son derece etkili olacaktır. Değerleri şu ya da bu din ile özdeşleştirmek, Türk dilini, belli bir din dilinin sınırları içine sıkıştırmak olur. Belli bir din dediğim ülkemiz koşullarında, özellikle İslam dinidir. Evet, İslam dini Türk ulusunun çoğunluğunun dinidir. Böyle olsa da, İslam, yalnız bir din değil, bir kültürdür. Bu kültürü Arapça ve Arap gelenekleri kendi rengine boyamıştır. Din ile Arap kültürünü birbirinden ayırmak her zaman kabil olmadığı için, İslam’ın çok farklı mezhep ve kliklere göre çeşitli yorumlarının halen yapılmakta olması nedeniyle, din dilini değerler eğitiminde kullandığımızda, önce İslam hakkındaki farklı yorum çevreleri arasındaki gerilim ateşine odun taşırız, sonra da değerleri, ister istemez belli bir din yorumunun egemenliği altında vermeğe mecbur kalırız. Ortadoğu’daki “Müslüman savaşları”nın, aynı dil ve aynı din mensuplarının arasında geçtiğini unutmamak gerekir.

Türkçemiz, değerlerin milli kültürden evrensel medeniyete uzanan süreçte verilmesi için yeterince güçlü, yeterince zengindir.

İslam, bu benzeri değerleri yadsımaz. Savunur ve öğretilmesi, yaşanması için açık buyruklar içerir. Buraya kadar her şey nettir. Ancak bu değerler, mezhep, meşrep, tarikat, cemaat gibi mahalli, çoğu zaman çıkar odaklı gurupların amacına hizmet edecek tarzda verilemez. Verildiği takdirde, ne Türk milletine, ne insanlığa ne de İslam dinine yararı olmaz. Parti, gurup, hizip, cemaat değerlerin dayanacağı esaslar değildir.

Felsefeye yabancı, felsefesi olmayan değerlerden söz edilemez. Felsefe olmadan bu değerleri gençlere aktarmak, tarihte defalarca denenip başarısız olunan yanlış ve duygusal bir tercihtir. Sürekli hata ve yanlış sonuç veren program, yeniden denenmeye kalkılırsa bunda ya kapkaranlık bir cehalet, ya iflah olmaz atalet veya bilinçli/bilinçsiz ihmal var demektir. Felsefeyi, Batı filozoflarının Hıristiyanlığa karşı yarattıkları “alternatif bir din” gibi gören bazı yerli-yersiz yarım-aydınlar hariç tutulursa, felsefeyi değerler eğitiminde saf dışı bırakmak, yarım-aydınların safına geçmek olur. Felsefe baştanbaşa insan yapımıdır ama bilim ve din başta olmak üzere, insanın doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiği her alan felsefenin doğrudan konusudur. Şimdi öğretilecek bu değerlerden hepsi baştanbaşa felsefenin konusu ve tartışma alanı içindedir.

Örneğin, Özsaygı, kişinin kendisine saygı duymasıdır. Bu kolay bir şey değildir. “hadi çocuklar, kendimize saygı duymayı öğrenelim, bu ayki değerimiz özsaygıdır” demek kolaydır. Zor olanı, özsaygı için gerekli özgüven koşullarının ailede, çevrede, okulda sağlanıp sağlanmadığını tespit etmektir. Özsaygı, özdenetim, özgüven değerleri, bireyin “kendini tanıması” ve bunun için “kendini tanımasına fırsat verilmesi” ile doğrudan ilişkilidir. “kendini tanı”, “kendini bil” sözü, en azından, Antik felsefeden Roma, Hellenistik felsefeye, Ortaçağ Yahudi, Hıristiyan ve nihayet İslam düşüncesine kadar uzanan tarihsel süreçte bilinen, hatırlanan ve uygulanmaya çalışılan gerçekten büyülü bir buyruktur. Dini, felsefi, kültürel, ekonomik ve tarihsel kökleri vardır. Bu köklerin tümünü kendinde bir araya getiren ise ne o din, ne bu din, ne de bu kültürdür, felsefenin ta kendisidir. Felsefe olmadan bu dini, kültürel ve düşünsel süreci bilmek mümkün değildir. Felsefeyi dışlamak, bu tarihsel aşamalardan birinde takılıp kalmaya yol açar. Ha, diyebilirsiniz ki, İslam dini insanın kendini tanımasını açık açık salık verir. Doğrudur, tarih boyunca her türlü din ve kültürle birlikte, alnının akıyla yaşamayı başarmışken felsefeden soyutlanmış bir İslam dini, bu dinlerin ve kültürlerin sahiplendiği bu değeri modern çağda tek başına, diğerlerini hesaba katmadan nasıl olur da savunup sırf kendisine ait bir değerdir diyebilir?

Çare şudur: Bu ve benzeri değerlerin, Türk milli eğitim sisteminde Türk kültürü ve İslam kültürü içindeki köklerine işaret edilir ve felsefi yöntemle evrensel kökleriyle birleştirilir.

Özsaygı ve özdenetim, özgürlük ve adaletle bağlantılıdır. Gerçi bütün değerler öyledir. Çünkü adı üstünde değerler dediniz mi siz, reddetseniz de felsefenin tam ortasındasınız demektir. Değerler uygulanmak için var ise, bu uygulamanın kuramı olmalıdır. Kuramsız eylem olmaz. Kuramı olmayan eylem ya da davranış, ahlaksal nitelik taşımaz; yani iyi veya kötü diye değerlendirilmeye değer olmaz. İstem dışı bedensel davranışlardan öte bir anlam taşımaz. O halde değerler bir ahlak sorunu ise, biz de bu değerleri gençlerin uygulamalı olarak benimsemelerini amaçlıyorsak, uygulamaya dayanak nedir sorusunu yanıtlamamız gerekir. Neden özsaygılı olmalıyız? Neden özdenetim sahibi olmalıyız? Özgürlüğü neden isteriz? Biz özgür müyüz?

İstediğimizi dilediğimiz şekil ve zamanda yapabilir miyiz? Evetse, niçin? Hayırsa, niçin? Ve kuramsal dayanakları bulmak için sorular böylece devam eder.

Ahlak kavramı uygulama ile ilgilidir. Yap-yapma gibi pratik yaşamda gösterilebilir davranışlara işaret eder. Eylem veya davranışa geçmemiş hiçbir şey, ahlaksal bir değer taşımaz. Çünkü eylemediği bir şeyden ötürü kimsenin yaptığı bir şeye iyi ya da kötü diyemeyiz.

Etik veya ahlak felsefesi, pratik ahlakı irdeler. Başka bir deyişle, değerlerin hiç birini bilmeyen bir kimse pratik yaşamda iyi ya da kötü denilebilecek davranışlar sergiler. Her insan tekinin pek çok eylem ve davranışı, iyi-kötü kategorisine girer. Bu yüzden insan adını almaya hak kazanırız. Bu tamam. Peki, tüm bu davranış ve eylem çeşitliliğini, hangi ahlak yasalarına göre iyi ya da kötü diye ayırabileceğiz? Dine mi?, Mevcut gelenek-göreneklere mi? Yasalara mı? Yoksa hepsine birden mi?

Felsefe, bu seçeneklerden herhangi birine evet ya da hayır diyerek işin kolayına kaçmaz. Her birinin dayanaklık savlarını kendilerine ahlaktan düşen pay oranını irdeleyerek tartışır. X davranışında dinin, dine ait hangi yorumun payı vardır? Y eyleminde geleneğin hangi buyruk ya da önerisinin payı vardır? X ya da y davranışına kaynak ya da gerekçe gösterilen dayanak, gerçekten din mi, kültür mü, gelenek mi, yoksa kişisel-duygusal itkiler mi? Bir kimsenin yaptığı bir şey, iyi ya da kötüye ilişkin bir ahlak yasası olabilir mi?

Bunları soran, etiktir. Bu dili kullanan ise, meta-etiktir. Kesin bir hükme varmadan, ahlak felsefesince aşılacak uzun ve yorucu bir yol vardır. Bu sorgulama yolundan geçmeden, “hadi bakalım, bu ay özgür olmayı öğreneceğiz”, “gelecek nasıl adaletli olunur, onu öğreneceksiniz” diyemeyiz. Kuramsal olarak hesabı verilmemiş her bir eylem ya da davranış, değerlere değmeden geçer, gider.

Etik, şu ya da bu ahlaksal davranışın ilkelerinin ne olduğunu, hangi gerekçeye dayanılarak bunun gerçekleştirildiğini sorar. Felsefe bunu yapar. Felsefenin bu görevini yapmasına imkan verilmezse ne olur, biliyor musunuz? Her birimizin yaptığı hareket veya davranış, kuramsal olarak sorgulanmadığı için, birer ahlak yasası olur. Pratik ahlak, bir olgular bütünüdür. Uygulamaya bakılarak iyi-kötü gibi normlar konur. Bu normlar, etik olarak sorgulanmadığı sürece, kemikleşmiş, sorgulanamaz değerler halini alır. Özellikle din adına yapılan şeyler, ibadete dönüşür; ahlak hatta hukuk kuralı olarak karşımıza çıkar. Oysa örneğin hiçbir hukuk kuralı, tarihte şu ya da bu hukuk adamının veya herhangi birinin bir eyleminin yasalaşması değil, hukuk felsefesinin eseridir. Bilim de öyledir. Bir kimsenin bilime uygun bir eylemi, bilim kuramının kendisi değil, belki olsa olsa o kurama ilham veren bir ipucu olabilir. Hele din için bu durum tamamen geçerlidir. Din adına gerçekleştirilen hiçbir eylem ve davranış, felsefenin mihenk taşına vurulmadan, yani tartışılıp sorgulanmadan asla genel-geçer kural gibi öne sürülmemelidir. “Alnı secdeye değmek”, iyi olmanın; “değmemek” kötü olmanın bir kuramsal dayanağı, değerler eğitiminin mihengi olursa, Hz. Ali’nin dediği gibi, “doğru yapıp yanlışı amaçlayanları” değerler kaynağı olarak görmemize yol açar. Fetö ve dinsavar cemaatler tam da bunun açık ama çok acı örnekleridir.

Özgürlük, sorumlulukla açıklanabilen en yüksek değerlerden biri, belki de en önemlisidir. İyi ve kötü olanı ayırt edebilme bilinci, özgürlükle mümkündür. Kişinin bu ayrımı yapabilmesi muhafazakâr olup olmamasına doğrudan bağlı değildir. Özsaygılı, özdenetimli, özgüvenli ve adil olmasına bağlıdır. Sorumlu olabilmek, sorumluluk alabilmek, tam da özgür olmayı zorunlu kılar. Özgür olmayan sorumlu olamaz. Çünkü iyiyi kötüyü ayırabilecek özbilinci oluşmamıştır. Özgür olmadan dindar olunamamasının nedeni de budur. Gerçek dindar olmak, değerler eğitimine olumlu yanıt verebilen hakiki dindar olmak, sorumluluğu üstlenebilecek bu özsaygıyı taşıyabilen özgür birey olmakla mümkündür. Tersi durum, mahkum dinciliğe ve değerlere hileler kurmaya yöneltir. Çünkü sorumsuzluk, mahkumiyete razılığın, özgürlükten vazgeçişin ifadesidir. İyi ve kötü arasında fark kalmaz. Pratik yaşamda ne eylerse, Tanrı’dandır deyip hem işin içinden çıkar, hem de değerleri değersizleştirir.

Mutluluk ise tüm bu değerlerin yolunda gitmesiyle gerçekleşir. Özgür olmayan, özdenetim, özsaygı ve özgüvene sahip olmayan, mutlu olamaz. Yaptıklarını felsefi açıdan sorgulamayan, etik hesabını veremeyen, bu eylemlerini kanunlaştırır; davranışlarını değerlerin yerine koyar. O zaman değerlerin ne milli ne de evrensel nitelik kazanması düşünülebilir.

Değerler eğitiminde esas olan, tüm değer kavramlarının felsefenin alanı içinde öğretilmesidir. Felsefe olmadan bu değerleri öğretmeye ve benimsetmeye kalkmak, köklerinden koparıp başka bir toprağa ağaç dikmek gibi olur; tutmaz, tutmadığı gibi, hem ağaç ölür, hem de bunca milli servet boşa gitmiş olur.

İslamiyet’in yüce değerleri ancak felsefenin evrensel yaklaşımıyla anlaşılıp anlatılabilir.

Unutmamalıdır ki, insan varlığı ve o varlığını kuşatan her şey, çevredir. Kendi varlık çevresine saygılı olan insan, çevresini saran dış çevreye de saygılı olacaktır. Bu ise, değerler eğitiminin hem içsel, hem de dışsal anlamda insan tekini düşünce ve eylem bütünlüğü ile donatmayı zorunlu kılar. Çünkü insan her şeyden önce bir ahlak varlığıdır.

Aydınlık

yurduma can feda

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!