Bilmediğini bilmemek nedir?

Bilmediğini bilmemek nedir?

Şahin Filiz

Bundan tam iki bin beş yüz yıl önce Sokrates, “Bilmediğimi biliyorum; ben bilemez olduğumun farkındayım” demiştir. Çoğumuzun bir darb-ı mesel (ünlü söz) olarak bildiği bu deyiş, genelde yanlış anlaşılır. Sokrates, bir insanın hiçbir şey bilemeyeceğini, bilgi sahibi olmak iddiasının cehalet olduğunu öne sürmüştür, diye yanılgıya düşülür. Oysa bu yanlış bir anlamadır. Sokrates iki türlü bilgiden söz eder. İlki, formal olan, herhangi bir alanla ilgili uzmanlık bilgisi ya da epistemai denilen bilimsel bilgidir. İkincisi ise, metafizik varlıklar ve kavramlarla ilgili erdem bilgisidir.

İlki, episteme yani nesnel, deneylenebilir bilgidir. Böyle bir bilgi, elde edilebilir; doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir. Çünkü doğasında nesnellik ve deneysellik vardır. Örneğin, “2+2=4 eder”, “Havaya fırlatılan bir cisim yere düşer”, “Bütün insanlar ölümlüdür” gibi önermelerin taşıdığı bilgi, bu türdendir. Doğru ya da yanlış olabilirler; üstelik herkese açıktır. Gizli, sırlı ve kapalı değildir. Böyle bir bilgiyi elde etmenin yolu, o bilginin ilgili olduğu alanının yöntemine başvurmaktır. Pozitif bilimler tam da bu türden bilgiyi içerir. Hatta günlük yargılarımızı oluşturan bilgiler bile, doğru ya da yanlış olma olasılıkları bakımından formal bilgiye benzerler. Formal bilgi nesnel, deneysel ve bilimsel özellikler taşıdığından, daha çok doğa yasalarına dayanır.

Peki, Sokrates bunu mu kasteder? Hayır, onun kastettiği bilgi türü, ahlak kavramına ait tinsel bilgidir. Adalet, Tanrı, Din, erdem, iyi-kötü, hakkaniyet-haksızlık, dürüstlük, sahtekarlık ve benzeri öznel tüm kavramlar ve bu kavramlara ilişkin fikrimiz, bilgi değildir. Sokrates’e göre biz bu alanda bilgi edinemeyiz. Bilmediğimizi bilmek dışında, ne Tanrı, ne din ne de adalet hakkında formal bir bilgi taşıyan yargılarda bulunamayız. Neden? Bilimsel bilgi, tanımlar, olasılıklar, kategoriler, deneysel yöntem, test edilebilirlik ve sınırları çizilebilirlik gibi koşullara bağlıdır. Tinsel varlıklar ve kavramlara bu ölçütleri uygulayamayız. Uygularsak, yani, örneğin adaleti salt bir nesne gibi, dini sırf bir somut varlık gibi tanımlamaya kalkarsak, saydığım bütün bilimsel ölçütleri kullanmayı göze almışız demektir. Başka türlü söylersem, dini, bir doğa nesnesi gibi tanımlarsak, bu tanımımızın başka tanımlar tarafından test edilebilirliğe tabi tutulmasını göze aldık demektir. Göze alırsak, onu formal bilginin nesnesi yapmış oluruz. Adalet de öyledir. Her bir tinsel, metafiziksel kavram için aynı şeyleri söyleyebiliriz.

Peki, hepsine birden erdem diyelim, tıpkı Sokrates gibi. Erdemin tanımları ve bilgisi birden çok kişilerce ortaya konabilir. Ne tür bir mahzur olabilir? Mahzuru şu: bu tanımlardan ya da bilgilerden hangisini ve hangi ölçülere göre seçeceğiz? Dindar bir insan şu itirazı yapabilir: Efendim, erdemin, yani adalet, din, Tanrı vs. gibi manevi varlıkların bilgisi ve tanımını Tanrı gönderdiği kitaplarda ve elçilerinin açıklamalarıyla zaten vermiş durumdadır. Bu anlaşmazlık neden olsun ki?

O zaman şöyle bir soru aklımıza gelir: Mutlak bir erdem olarak Tanrı, soyut, tinsel ve en yüce matefiziksel varlık olduğu halde nasıl olur da yine kendi türünden soyut bir adalet ya da din tanımını hem de somut, değişmez bir bilgi olarak bize sunar? Soru, çelişkili yanıtlara epeyce kapı aralamaktadır. Diyelim ki Tanrı, erdemler konusunda nesnel, test edilebilir ve herkesi aynen bilimsel bilgi gücünde bağlayıcı tanımlar ve bilgiler verdi. Peki, o halde dinlerin hem birbirleriyle (din savaşları), hem de kendi içlerinde (mezhep savaşları) asırlardır sürmekte olan anlaşmazlıkların temel sebebi nedir? Yanıt vermeye kalktığımızda siyasal, kültürel ve sosyal nedenler sıralanır ama hepsinin temelinde teolojik çekişmelere gelir dayanırız. Durum böyle sürüp gideceğe de benzemektedir.

Her din, erdem bilgisine, bilimsel bir tanım getirmişcesine sahip olduğunu öne sürer. Her mezhep de aynı yolu izler. Gariptir ki aralarındaki çekişmede, her biri sahip olduğunu düşündüğü bilginin ‘ampirik’ sağlamasını, “Tanrı böyle demiştir, bundan dolayı asıl bizim bilgimiz kesindir’ gibi, yine öznel bir yargıyla yapmaya çalışır. Oysa erdem konusunda ne kadar farklı görüş ve yargı olursa olsun, hepsinin doğası aynıdır: Bilimsel ya da formal bilgi değildir, test edilemez, herkese açık değildir, sağlaması yapılamaz, deneysel değildir. İnsanların tümüne değil, yalnız bağlılarına etki eder, ama bu etki “Güneş her gün doğudan doğar, batıdan batar” yargısının bıraktığı zorunlu bir etki değil, salt kanaattir. Kanaat olması sorun değildir, ancak ‘kanaat’in, formal bilgiyi bile aşacak kesinlikte yargı kurması sorundur. Bilim-din çatışması, Hıristiyan Batı’da en şiddetli biçimiyle yaşandı, aynı şiddette olmasa da hala yaşanmaktadır. Ama İslam ülkelerinde bilim-din çatışması süreci bile tamamlanmadan, erdem bilgisi, başka deyişle öznel kanaati, henüz yeşermeye başlayan formal bilgiyi gölgede bırakacak bir sürece sıçramış durumdadır. Din-bilim çatışması, ister bilim, isterse din lehine olsun, sonuçta her ikisini de güçsüz kılacaktır.

Ülkemizde cemaat ve tarikatlar, erdem bilgisini şeksiz şüphesiz Tanrı’dan aldıklarını kuvvetle savunurlar. Hiç biri, “bilgi”sinden kuşkulanmaz. Çünkü öyle bir bilgiye sahiptirler ki, bilimsel bilgiye bile gerek bırakmayacak kesinlikte, evrensellikte ve vazgeçilemezliktedir. Her biri aynı yöntemle aynı şeyi savunurlarken, erdeme getirdikleri tanımları farklıdır. Birisi için erdem, bir başkası için küfür olabilir. Bu böyle sürüp gider. Ancak hiç birisi, formal bilginin değerini tartışmaz, tam tersine, ‘karşı cemaat ya da tarikat’ın erdem bilgisini çürütmeye çalışır. Çürütme yolu, hep aynı öznel yargıdır: “Allah öyle buyurmuyor, böyle buyuruyor”. Bunu öne sürerken nedense hepsi de aynı kaynaklardan hareketle birbiriyle savaşırlar.

Sokrastes’in bu günleri görmeye ihtiyacı elbette yoktu. O İlkçağ’a ve bu güne damgasını vuran bir söylem ve eylem filozofudur. Çünkü filozof, ne Tanrı’dır, ne de delidir. Ne bilgedir, ne de cahildir. Aksine o, Tanrı ile deli, bilge ile cahil arasındadır; görevi, bu ikisi arasında bulunmaktır. Bilgi ya da vahiy taşımak değil, erdemin bilgisine ulaşmak ya da ulaştırmak da değil, erdemin bilincine varılmasını sağlamaktır. Erdem bilinciyle, Tanrı ve bilgeye, bu bilinci eylemle somutlamasıyla halka yakındır. Hep arayıştadır; aradığı, erdemin, yücenin, ahlakın, adaletin, varoluşun bilincidir. Erdemi tanımlamaz, onun bilgisine sahip olmaktan dem vurmaz, ‘iç sesi’ni dinler; Sokrates’in deyimiyle, ‘daimanion”a, Tanrı’ya veya vicdanına kulak kesilir, ona bilincini açık tutar.

“Eğer bir şey biliyorsam, o da hiçbir şey bilmediğimdir”, demek, değerler bilgisini bilmiyorum, ama bilincimde taşıyorum; adaleti bilmiyorum ama adil olmanın bilinci içindeyim, demektir. Peki, biz bu ahlaksal erdemleri hiç mi bilmeyiz? Formal bilgi olarak, kesinlikle bilmeyiz, bildiğimizi öne sürmek, bu yüce değerleri, çok iyimser söylersek bile, salt deneysel bilgi düzeyine indirgeriz ki, bilim alanındaki kıyasıya tartışmaların ortasına atarız insanlığın ortak tüm değerlerini. Oysa bu değerler episteme gibi, elden ele, laboratuvardan laboratuvara, deneyden deneye dolaştırılacak somut şeyler değildir. Aprioridirler; herkes değerlerin varlığını apriori olarak kabul etmek zorundadır. Bu zorunluluk, bilme zorunluluğu değil, o değerleri görünür kılan eyleme zorunluluğudur.

Erdemler, “bilerek” değil, eyleyerek değer kazanır. Anlaşılırlar, bilincine varılırlar ama ‘bilinmezler’. Çünkü ‘bilinmek’, bilginin doğasıdır; erdemin değil. Çünkü erdem, eyleme konulmak için vardır.

“Ben en güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim”, “Sen, kuşkusuz en güzel ahlak üzeresin”, erdemin bilinmesini değil, gerçekleştirilmesini öngörmez mi?

Sokrates’in tek kusuru, bu mesajı çok önceden vermiş olmasıdır.

Aydınlık

yurduma can feda

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!