Ulus devletin dayanak noktası

Ulus devletin dayanak noktası

Şahin Filiz

Ünlü Yunan matematikçi, astronom, fizikçi ve filozofu Arşimed (M.Ö. 287-212), “bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım” sözünü, kuşkusuz fizik yasaları kastederek kullanmıştır. Fiziğin yasaları toplumbilimsel alanda geçerli olur mu, sorusu zihnimizi meşgul edebilir. Ancak toplumbilim, fizik bilimi gibi deneysel, somut ve ölçülebilir yasalara dayanmıyorsa da, tinsel bilimler içinde olgusal bilimlere daha yakındır. Hatta Auguste Comte’a ve Emile Durkhem’a bakılırsa, toplumbilim, tam bir pozitif bilim sınıfında sayılır.

Felsefe tarihi, insanbilimleri ya da tinsel bilimler ile olgucu bilimler arasındaki farklar ve benzerlikler üzerine kıran kırana tartışmalarla doludur. Bu ayrıntılara girmeyeceğim. Arşimed’in fizik yasasına ilişkin olarak söylediği bu sözün toplumbilimsel açıdan değerini, günümüz sorunları çerçevesinde çözümlemek için herhangi bir engel olmadığına inanıyorum.

Devlet veya devletin icrai temsilcisi olan iktidarlar, tüzel kişiliktir; kurumdurlar. Kurumlar, belli bir dine ya da inanca taraftar olmaktan çok, her birine, devletin istikbal ve istiklalini tehlikeye düşürmeyecek sınırlar içinde inanma, inandığını yaşama imkanı tanımakla yükümlüdür. Devlet, bu yüzden dinlere karşı tarafgir olamaz. İslamiyet, Türk halkının büyük çoğunluğunca benimseniyorsa, devletin tavrı ne olacaktır, diye sorabiliriz. Çoğunluk ya da azınlık olsun, hiçbir din ya da dini topluluk, diğerlerine nazaran kurumsal bir rüçhaniyet hakkına sahip değildir. Çoğunluğu Müslüman olan Türk halkının inanma ve inandığı gibi yaşama özgürlüğü, devletin varlığını riske sokmayacak sınırlar içinde geçerlidir. Devlet, inanmayanları inandırmak, inananları kendi kurumsal belirlenimlerine göre biçimlendirmek zorunda değildir. Eğer inananlar, böyle bir zorunlulukla karşı karşıya oldukları izlenimini edinirlerse, aynı inanç gurubu içinde birbiriyle ikbal mücadelesi içine girerler. Başka dinleri bir yana bırakalım, aynı dinin aynı inanç ya da mezhep gurubu, kurumsala daha yakın olmak için, kendi gurupdaşlarına karşı sonu kestirilemeyecek bir kavgaya girişebilir. Bunun en son örneğinü, geçen günlerde Mekke’de ölümüne kavga eden İsmailağa cemaatinde gördük. Bakınız, din aynı, mezhep aynı, cemaat aynı, hatta tarikat da aynı ama, birbirini neredeyse kafirlikle suçlayıp öldüresiye döven iki taraf ortaya çıkıvermiştir. Devlet, hangisinden yana olacaktır? Hangisi , haklıdır? Ya da kutsal topraklarda bile, her şeyi aynı olan bir cemaatin anında bölünüp kıyasıya vuruşmaları karşısında, ne diyeceğiz? Döven mi daha dindar, yoksa dövülen taraf mı? O mu Müslüman, yoksa bu mu? Olayı, diğer din ve mezheplere kadar götürdüğümüzde, bu karmaşa daha da içinden çıkılmaz hale gelmektedir. Devlet hangi din, hangi mezhep ya da cemaatin yanında ya da karşısında olacaktır? İsmailağa cemaatinden hangi gurubun yanında ya da karşısında yer alabilecektir?

Bu ve benzeri karışıklıklar, görünürde “iki Müslüman”ın kavgasıdır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti devleti için orta ve uzun vadede son derece vahim sonuçlara ulaşabilecek türdendir. Devlet, ancak laik yapısıyla bu karmaşayla baş edebilir. O, hakemdir; hangi tarafın daha iyi Müslüman olduğunu tespit etmek zorunda değildir. Hem böyle bir şey ne mümkün, ne de mantıklı bir müdahaledir. Ayrıca başka din ve din bağlılarını ihmal etmek anlamına gelir. Dinsizleştirmek ya da dinlerinden uzak tutmak da devletin işi ve görevi değildir. Ama burada inanç, inancın karşısındadır ve inananlarla yine inananlar arasındaki bir kavgadır. Kaldı ki buna benzer kavgalara, hem de en kanlılarına İslam tarihinde ne yazık ki epeyce tanık oluyoruz. Belki Fransız tipi laikten çok Türk tipi laiklik, Müslüman’ı Müslümandan koruyabilecek türden olabilir. Kanımca Atatürk’ün laikliği, çoğunluğu Müslüman olan Türk ulusu için alternatifi olmayan Türk tipi laikliktir. Çünkü devletin hakemliği ülkemizde İslam dini-diğer dinler arasında olmaktan çok, İslam’ı farklı yaklaşımlarla yorumlayan guruplar arasında önceliklidir. Azınlıkta da olsa, diğer dinler ve din mensupları arasındaki sulh, İslamlar arasındaki sulha doğrudan bağlıdır. “İçte barış, dışta barış” ilkesi inanç özgürlüğü ve doğal sınırlarını da kapsamaktadır. Laiklik olmadan İslam içinde ve dışında sulhu sağlamak zordur. Tarihte hep böyle olmuştur.

Laiklik, demokrasi ve ulusal bağımsızlık ilkesinin vazgeçilmez koşuludur. Türk devleti Cumhuriyet değerlerine dayanır. Arşimed’in fizikte aradığı dayanak ne ise, bizim Pkk, Işid, Fetö ve bilumum yobaz ve ırkçı terör örgütleriyle ve dahi bunların efendisi olan emperyalist kuvvetlerle mücadelemizde dayanak noktamız işte bu Cumhuriyet ilkeleri, milli değerlerimizdir. İslam dinini yobazlara, cemaatçilere, mezhepçilere ve din maskeli terör örgütlerine bırakmak istemiyorsak, laikliği; Türk milletinin etnik parçalara ayrılmasını istemiyorsak “bağımsızlık karakterimiz”i kendimize dayanak yapmaya mahkumuz. Mezhepçi, cemaatçi terör örgütleriyle; ırkçı, Türk düşmanı, yabancı güdümlü terör oluşumlarıyla etkili, kalıcı ve sonuç verici mücadele edebilmek, dayanak noktası olan Cumhuriyet değer ve ilkelerine sahip çıkmamızla doğru orantılıdır.

Dini kullanan terör örgütleri ve Türk ulusunu ırklara bölen terör örgütleri, laikliğin zayıflamasıyla doğru orantılı olarak çoğalıp güçlenmektedirler.

İslam dini, Fetö başta olmak üzere, ikbal ve çıkar peşindeki bazı cemaatlere paravan olmayacak kadar yüce ve evrensel; Türk milleti de, bütün etnik farklılıkları içine alacak kadar insancıl, kucaklayıcı, barışçı ve köklüdür.

Türkiye Cumhuriyeti, bu iki dayanak noktasına sımsıkı sarıldıkça, değil taşeron terör örgütlerini, onların bağlı oldukları “dünya”yı bile yerinden oynatabilir.

Ayağımız yere sağlam basmış olur.

Aydınlık

yurduma can feda

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!