Türban’ın “Ultra Modern Türkçe”ye çevirisi ve/veya Minareyi çalan “Türban”ını hazırlar (Türkiye “Irak” – RTE Saddam!)?

Türban’ın “Ultra Modern Türkçe”ye çevirisi ve/veya Minareyi çalan “Türban”ını hazırlar (Türkiye “Irak” – RTE Saddam!)?

hamahmut

(Ya da “1730 yılına kadar süren bu dönem ‘Lale Devri’ olarak anılır. Lale, Orta Asya’dan gelmedir. İsmi, Farsça bir kelime olan ‘Türban’dan gelir” ve/veya “Laik ve aydın çevreler Demokratlar’dan nefret eder oldu. 1960 yılında Demokratlar askeri bir darbeyle devrildi. Papa’nın, Başkan Eisenhower’ın ve İngiltere Kraliçesi’nin ricalarına kulak asılmaksızın başbakanları Adnan Menderes idam edildi. Rum Patriği bile mahkemede onun lehine şahitlik yapmıştı?!” satırları ne anlama geliyor?!)
“Bizim intikamımız, zalimlerin zulmüne karşıdır. Onlarda zulüm hissi yaşadıkça bizde de intikam hissi devam edecektir.”
Mustafa Kemal (1923)
Neo II. Dünya Savaşı?!
2014 Çankaya Muamması?!
Acem HAARP?!
1 Mart Tezkeresi öç güncesi?!
1979 + 1 süreç’i?!
2013 Son’bahar realitesi, “Önce Güvenlik”?!
Kaos’tan çıkacak “yeni düzen” arayışları?!
Türkiye “Irak” ve/veya Recep Tayyip Erdoğan Menderes Saddam sorunsalı?!
Ulusal Güvenlik’I tehdit eden yolsuzluk?!
“Kesik görmek istediğin eli öp!”
Yahudi atasözü
MI5 Direktörü’nden ‘Arap Baharı’ uyarısı?!
İngiltere istihbaratı MI5’ın direktörü Jonathan Evans, “Arap Baharı” sonrasında yeni bir “İngiltere doğumlu teröristler” nesliyle karşı karşıya olduklarını söyledi. Evans, özellikle El Kaide’nin onlarca genci ağına düşürdüğünü belirtti. Evans, El Kaide terör örgütünün, geçen yılki devrimlerin ardından bölgede ortaya çıkan istikrarsızlık ortamından faydalanarak etkisini artırdığını ve saldırılar için yeni üsler oluşturduğunu savundu. İki yıldır ilk kez konuşan MI5 Direktörü, cihatçı olmak isteyen Müslüman gençlerin geçmişte Yemen ve Somali’de olduğu gibi, Libya ve Mısır’da eğitim aldıkları yönünde bilgi sahibi olduklarını ifade etti. Evans, “Bugün Arap dünyasın bazı yerleri El Kaide için uygun bir ortam haline geldi. Bu bir çemberin tamamlanmasıdır. El Kaide ilk olarak 1990’larda Arap ülkelerindeki baskı yüzünden Afganistan’a gitti. Taliban’ın devrilmesinden sonra Pakistan’a geçti. Şimdi ise yeniden Arap dünyasına dönüyor. İngiltere’de yaşayan küçük bir grup cihat meraklısı da eğitim almak için Arap ülkelerine gidiyor. Bunlardan bazıları İngiltere’ye dönüp burada tehdit yaratacaklar” dedi. Bunun yeni ve endişe verici bir gelişme olduğuna dikkat çeken Evans durumun daha da kötüye gidebileceğini ifade etti.
EURO BÖLGESİ YIKILIRSA…
Evans konuşmasında ayrıca istihbarat servisleri ve polisin, Euro bölgesinin yıkılması durumunda ortaya çıkabilecek terör tehdidine karşı hazırlık yaptığını belirtti. Devlet destekli siber saldırıların “gerçek hayatta bir zarar yaratabileceğini” de belirten Evans, özellikle İran’ın destekleyeceği Hizbullah benzeri terör örgütleri konusunda uyarıda bulundu. MI5 Direktörü, İngiltere hükümetinin kısa bir süre önce gündeme aldığı telefon dinleme ve e-posta izleme önlemlerinin hayata geçirilmemesinin “sıra dışı ve İngiltere’ye zarar verecek” bir ortam oluşacağını ifade etti.
Sözün özü:
İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya vb devletler de ve/veya AB de “Önce güvenlik” diyor, “Güvenlik olmadan demokrasi olmaz” mesajı geçiyor!
Osmanlı bakiyesi’nin Avrupa’yı vurmasından endişe ediliyor!
Yani?!
AKP & Gülen ile buraya kadar!
Netice:
Küresel askta laik kalkışma ve/veya enerji bazlı güvenlik?!
Herkesin derdi önce güvenlik!
Vs.
Nokta.
SESAR BAŞKANI İSMAİL YILDIZ YAZIYOR
TÜRKİYE’Yİ “IRAK”LAŞTIRMA, ERDOĞAN’I “SADDAM”LAŞTIRMA OPERASYONU!?
1994 Yılı’ndan bu yana İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ve ilçe belediyelerinin tüm imar uygulamalarının teftiş ve yargı sürecine açılmasının zorunluluğu var. RTE’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na seçildiği günden bu yana derlediği sempatinin sebebinin, İstanbul’u çok iyi yönetmesinin olmadığı; İstanbul’un bugünkü halinden rahatça görülebiliyor. O halde RTE’yi meşrulaştıran ve onu “Başbakanlık”a kadar taşıyan yürüyen bandın analizi gerekiyor. RTE’den İstanbul’daki görevi esnasında talebi olup da boş dönen kaç tane oligark ya da büyük işadamı ve grup var? Yani RTE’den projesi geçmeyen “büyük” adam var mı? RTE’yi sevimli hale getiren, “büyük” adamların ve yabancıların her istediğine “Evet!” demesi, bazı “Evet!”leri de “Hayır!” kılıfı altından –halkçı imajı vermek için- söylenmesi midir? RTE’yi sevimli hale getiren ve Başbakanlık’a taşıyan yürüyen bantta herkes “Seç beğen al!” oyununa katıldı ve “herkesin alacağını aldığı bir sistem”in kurulması sağlandı. Acaba RTE’yi sempatik hale getiren bu verimlilik mi? Mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki yolsuzluk soruşturmasına katılan devlet görevlilerinden bir kısım, Acaristanbul’un sahiplerinin misafiri oldu mu? Bu misafirlikten sonra RTE’nin kara dosyaları “ak”landı mı? RTE’nin yolsuzluklarının araştırıldığı bu süreçte hangi devlet görevlileri “tamamen duygusal” ya da tamamen bölgesel ya da tamamen dinsel ya da tamamen ekipsel gerekçelerle kara dosyaları akladı? Evet RTE’nin bilinçaltı ve AKP’nin en etkili isminin de olmadığını söylediği bizim de var olduğundan emin olduğumuz devlet; kime ve kimlere, nereye ve nerelere, uzanırsa uzansın tüm yolsuzlukların, hırsızlıkların, usulsüzlüklerin, himayelerin, peşkeşlerin ve kirli ilişkilerin hesabını sormalıdır! Devlet varsa “kanunu” çalıştırmalı, “otorite”yi tesis etmeli ve milletine güvende olduğunu, endişe etmemesi gerektiğini net bir şekilde göstermelidir! Hiçbir yolsuzluk “zamanaşımı”, “hukukun yetersizliği” mazeretleri ile kapatılmamalıdır! Devlet bugün bunu yapamaz ise Türkiye Iraklaştırılacak, RTE de Saddamlaştırılacaktır! RTE Saddam, Türkiye Irak olmadan demokrasi ve devletin bekası için gereken yapılmalıdır! “Tayyip’in İstanbul’u”nun meyvelerinden biri “Acaristan”dır! Türkiye’nin eliti, bu yolda “mağdur” olmanın şeref getireceğini bilmeli ve devlete teslim olmalıdır! Aksi taktirde Türkiye’yi birilerinin Iraklaştırmasının çok yakında olduğunun altını çizelim!
Saygılar
SESAR (6 Aralık 2006)
BUGÜNÜN HİKAYESİ GEÇMİŞ’TE YAZILDI, 2014 SON’BAHAR’ININ HİKAYESİ BUGÜN’DEN YAZILIYOR?!
Kitabın adı: Sultan’dan Atatürk’e Türkiye
Yazarı: Andrew Mango
Çeviri: Cem Küçük
Pegasus Yayınları
1. Baskı, Kasım 2011 ,
224 sayfa
18 TL
(…)
Sayfa 40:
Orduda Alman etkisi güçlüydü, savaş öncesinde İngiliz danışmanları bulunan Osmanlı donanması ise gelenekten gelen bir tavırla İngiliz yanlısıydı ve Rauf da görünüşe bakılırsa İngilizler’in iyi niyetli olduklarına dair abartılı bir güven duyuyordu.
(…)
Sayfa 42:
Vahidettin, topraklarının sembolik bütünlüğünü ve Padişah olarak kalması karşılığında devletin bağımsızlığını takas etmeye hazırken, tebaasının farklı düşüncelere sahip olduğunu bilmiyordu.
(…)
Sayfa 47:
Türkler’le ilgili olarak Almanlar’ın o günlerde anlattığı bir fıkra:
Bir gün bir Alman Subay, Osmanlı askerlerinin, İngilizlere karşı Filistin’de savaşırken Çanakkale haritası kullandıklarını görüp dehşete kapılır. “Bu harita yanlış” diye haykırır. Osmanlı askeri, “Yanlış harita derken neyi kastediyorsunuz?” diye sorar ve ardından ekler: “Galiçya Cephesi’nde işimizi gayet iyi gördü!”
(…)
Sayfa 66:
İstanbul işgali sırasında, “İngiliz kuklası” olmaya gönüllü olan kişilere hiç yardımcı olunmadı!
(…)
Sayfa 69:
Yahudiliği dünya üzerinde abartıldığı dönemde, “Siyonist kartı”nı çıkarlarımız gereği biz de oynadık!
(…)
Sayfa 132:
Neticede bu Türk devrimi, büyük Fransız devrimi’nin kopyasıdır. Fransızlar’ın XIV. Louis’ye yaptıklarını Türkler, Vahidettin’e yapacaklardı. Devrimciler başka bir çözüm yolu görmez!”
(…)
Sayfa 150:
Henry Kissinger’ın deyişiyle söyleyecek olursak; “Büyük bir devletin, akılsız bir müttefikin müdafaası için intihar etmesini (ya da çıkarlarını tehlikeye atmasını) hiç kimse bekleyemez!”
(…)
Sayfa 176:
“Milletimiz İngilizlere karşı değildir. Tam aksine İngiliz milletini dünyanın en büyük, en adil ve en uygar milleti kabul eder.” Mustafa Kemal Atatürk
(…)
Sayfa 177:
Mustafa Kemal, hatasını görmüş anlamış olan Ali Kemal’in linç edilmesini onaylamadı!
(…)
Sayfa 181:
İngiltere’nin ve bir dereceye kadar Fransa’nın Müslüman kuklaları vardı!
(…)
Sayfa 188:
Mustafa Kemal realistti!
(…)
Sayfa 189:
Lozan’da, İngilizler, Türk Heyeti’nin kullandığı şifreyi kırmıştı!
(…)
Sayfa 192:
Mustafa Kemal, başlıca muhalifi olmasına rağmen hayranlık duyduğu bir ülke olan İngiltere’nin gücünü muhtemelen gözünde büyütmüştü. Batı tarzında eğitilmiş olan diğer Türkler gibi o da Fransızları daha iyi anlayabiliyor ve bu da ona iki itilaf devletinin arasını açmasında yardımcı oldu.
(…)
Sayfa 216:
Hatay Devleti olarak yeniden isimlendirilen bölge, Çin Seddi’nin dışında kalan Türk kabilelerinin yaşadığı “Hıtay bölgesi”nden adını alır.
(…)
Sayfa 218:
Atatürk bugün sıkça kullanılan anlamda bir Kemalist değildi!
(…)
Sayfa 218:
Atatürk’ün ileri görüşlülüğü, küreselleşmeye ve bilgi temelli evrensel bir medeniyete bakıyordu, yani bugün içinde yaşadığımız dünyaya…
Kitabın adı: Türkiye, Kısa Bir Tarih
Özgün adı: Turkey a Short History
Yazarı: Norman Stone, 2011
Türkçesi: Orhan İsvan
Remzi Kitabevi, 2011
Birinci Basım, Kasım 2011
208 sayfa
15 TL
(…)
Norman Stone, Bilkent Üniversitesi Rusya Çalışmaları Merkezi’nin direktörüdür. Daha önce Oxford Üniversitesi’nde Modern Tarih öğretim üyesi olan Cambridge Üniversitesi’nde de yıllarca ders vermiş olan Stone, halen Oxford’da ve İstanbul’da ikamet etmektedir.
(…)
Sayfa 7:
Osmanlı İmparatorluğu modern dünyanın hafızasından silinmeyen bir hayalet gibidir.
(…)
Sayfa 9:
Osmanlı’nın başarısı İslamiyet’e ne ölçüde bağlıydı? Yoksa bunu tersten okuyup, Osmanlı’nın İslamiyet’te aşırıya kaçılmadığı dönemde mi başarılı olduğunu söylerdiniz?
(…)
Sayfa 9:
Cumhuriyetçi Türkler dinin devlet işlerinden ayrılması gerektiği konusunda son derece kararlıydılar ve devlet işlerini dinin belirlemesi, gelişmenin önünde muazzam bir engel olarak görüyorlardı. 1923 yılında Cumhuriyet’i kurarlarken, Kilise ile devlet’in 1905 yılında birbirlerinden ayrılmış ve rahibelerin de manastırlardan süngü zoruyla çıkarılmış olduğu Fransa’yı örnek aldılar.
(…)
Sayfa 9:
Cumhuriyet’i kuranlar Osmanlı’dan kendilerine kalmış mirasla barışık değillerdi.
(…)
Sayfa 11:
Günümüz Türkiyesi, XIX. yüzyıl sonlarında II. Abdülhamit döneminde olup bitenin kirli bir versiyonunu yaşıyor.
(…)
Sayfa 11:
Cumhuriyet’in kuruluşunda çok önemli rol oynayacak sivil entelejensiya ve Ordu, II. Abdülhamit’e başkaldırmışlardı ki, bu çekişmenin bir benzeri bugün de yaşanıyor.
(…)
Sayfa 12:
Biri Bilkent Üniversitesi’nden meslektaşım olan Hasan Ali Karasar, diğeri ise Cambridge’in en eski üniversitesi Peterhouse’da bulunan Murat Siviloğlu olmak üzere iki eski öğrencimin, Türk tarihi duayeni Andrew Mango ile beraber kitabımın taslağını gözden geçirmeleri talihin bana güldüğünün göstergesidir.
(…)
Sayfa 14:
(Hitler Almanyası’nda İstanbul’a kaçan) Bu Almanlar’ın B takımı çok üst düzeydeydi. O Almanlar’dan biri Ernst Reuter, Arapça ve Farsça kelimeler yerine Türkçe kelimeler koymakla ilgili dil komisyonuna üye yapılmıştı. Muhtemelen bu kelimeleri uydurdu.
(…)
Sayfa 15:
Halikarnas Balıkçısı daha 1940’larda, İngiltere’de en çok okunan yazarlardan biriydi.
(…)
Sayfa 17:
Batı dillerindeki “Kiosk” kelimesi Türkçe “köşk”ten türemiştir.
(…)
Sayfa 17:
Osmanlı’nın simgesi at kuyruğu idi. Bir çadırın dışında ne kadar çok at kuyruğu asılıysa, çadır sahibinin rütbesi de o kadar yüksek demekti.
(…)
Sayfa 17:
IV. yüzyıl Çin kaynaklarında, kendinden daha gelişmiş uygarlıkları yağmalamakta ustalaşmış göçebe savaşçı kabilelerden söz edilir: “Türk” kelimesi bu kabilelerden en baskın olanına verilen isimdi ve “güçlü adam” demekti.
(…)
Sayfa 18:
XII. ve XIII. yüzyıllarda Marko Polo Çin Türkistan’ından “Büyük Türkiye” diye söz etti! Bu yer isimlerinde Türk etkisi barizdir.
(…)
Sayfa 19:
“Taç Mahal”in ismi “Taç” ve “Mahal” kelimelerinden oluşur (tacın konulduğu yer anlamında).
(…)
Sayfa 21:
Napolyon’un “Rusları kazırsanız, altlarından Tatarlar çıkar” sözü meşhurdur.
(…)
Sayfa 25:
Türkoman, Orta Asya’dan yeni gelmiş olup, kentte kendisini rahat hissetmeyen kişi…
(…)
Sayfa 24:
Bizans’ı aslında Venedikliler ve Cenevizliler yönetiyordu ama bir taraftan da Karadeniz ticaretine hakim olmak için birbirleriyle savaşıyorlardı.
(…)
Sayfa 27:
Sultan, iddialı (ve Arapça kökenli) bir sıfat!
(…)
Sayfa 28:
Fethedilen yerlerin halkları, Türk’lerin getirdiği yeni düzeni genellikle hoş karşıladılar. Bu, adil ve keyfilikten uzak bir yönetim biçimiydi.
(…)
Sayfa 29:
Osmanlılar için asıl sorun Venedik idi. Vicdanız, iyi yönetilen, zengin ve güçlü Venedik, Doğu Akdeniz ticaretine tamamen hakimdi.
(…)
Sayfa 29:
Türkçe ve Macarca birbirlerine epey benzer yapıdadır ve çok sayıda ortak kelimeye sahiptirler. Örneğin, arpa her iki dilde de aynıdır.
(…)
Sayfa 31:
Ama Türkiye’nin hikayesi Anadolu’nun zafer kazanmasının, sonra da bir kenara itilmesinin hikayesidir.
(…)
Sayfa 32:
Acaba Osmanlılar böylesine yenilmez bir savaş makinasını neden yaptılar?
(…)
Sayfa 32:
Osmanlılar adeta işe yarar bir Bizans kurmuş gibiydiler (ve ne de olsa, hükümranlığın altındaki nüfusun dörtte üçü Hıristiyan’dı).
(…)
Sayfa 33:
Yeniçeriler’in kendi müzikleri ve kendilerine özgü merasim yürüyüşleri vardı (iki adım ileri, bir adım geri, baş yana eğik!
(…)
Sayfa 37:
Nitekim, Büyük Logotet (başbakan seviyesinde sivil yetkili) İstanbul’da kardinal takkesi görmektense padişah sarığı görmeyi tercih edeceğini uluorta ifade etmişti.
(…)
Sayfa 42:
Bugünkü “Orospu” kelimesi Ortaçağ Persçe’sinden kalmadır ve ikinci hecesi ‘ros’, “Rus”tan gelir.
(…)
Sayfa 51:
Osmanlı, gayet kesin kurallara göre düzenlenmiş askeri bir imparatorluktu. Bürokratik mekanizması, ticaret ve mülkiyet kayıtlarını şaşmaz bir hassasiyetle tutardı.
(…)
Sayfa 51:
Kızılbaş’lar şimdi Orta Anadolu’nun kuzeyinde kümelenmiş ve akılları çelinerek, kendilerini nüfus kütüklerine bu kimlikle kaydettirmeye ikna edilmişlerdi. Bunlardan kırk bin kişi kılıçtan geçirildi. Canlarını kurtarabilenler dağlara kaçtı. Bazıları ıssız ve geçit vermez bir bilge olan Dersim’e ulaştılar ve orada Zaza (kekelemek anlamına gelen farsça bir kelime) Kürtçe’sini benimsediler.
(…)
Sayfa 53:
Yavuz Sultan Selim öldüğü zaman bir büyüklük duygusu içinde Malik ül-Bareyn (iki kıtanın hükümdarı) ve Hakan ül-Bahreyn (iki denizin hakanı) ve Hadim-ül Haremeyn (kutsal mekanların – Mekke, Medine – hizmetkarı) ünvanlarını almıştı. Oğlu bunlara Marzban El’ Afak (ufka yürüyen fatih), o Şah-ı Alem Penah (tüm dünyanın sığınağı) “tac-ı bahş hüsreva-yı ruyizemin”, Kıtalar Fatihi ve Zillullah-i Fil Arz (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) sıfatlarını da ekleyecekti. Ona bağlı Kırım hükümdarının Rus Çarı’na gönderdiği resmi bildirimler de “ilan-ı yarlığ-ı şerif-i han budur ki… (yüce Han’ın emirlerini sizi ilgilendiren kısmı aşağıdaki gibidir) diye başlardı.
(…)
Sayfa 54:
Çıkardığı kanunlara atfen kendi ülkesinde “Kanuni” diye anılan bu padişaha Almanlar, “Büyük Türk” anlamında “deer gross Türck” derlerdi.
(…)
Sayfa 56:
Türkiye ile İspanya’yı kıyaslamak gayet ilginç olur. İspanya yedi yüzyıl süreyle İslami egemenlik altında yaşamıştı. Kurtuba Halifesi dönemi, görkemli Kahire’yi bile zaman zaman geride bırakmıştı.
(…)
Sayfa 60:
Protestanlar “Türkler’i papa yanlılarına tercih ederiz” diye haykırmışlardı. Fransızlar bir adım daha ileri gittiler.
(…)
Sayfa 62:
1529 yılında Kanuni bu sınırı ezcümle…
(…)
Sayfa 64:
Büyüklük taslamaya başladığı için 1536 yılında idam edilen Rum İbrahim Paşa da çok güçlüydü.
(…)
Sayfa 66:
Modern dünyaya işlerlik kazandıracak yeniliklerle ortaya çıkan Hollanda oldu: Milli banka, akla uygunluk esasına göre planlanmış askeri taktikler, zekice tasarlanmış gemiler, denizcilik sigortası, borsa, teleskop, mevsimsel açlığa son veren tarımsal gelişmeler vs, bunlar arasındaydı. Hollanda bir işgale karşı koyamayacak kadar küçük ve parçalara ayrılmış bir ülke olduğundan, Hollandalılar temel yapı taşlarını İngiltere’ye nakledip faaliyetlerini oradan yürüttüler. Hatta 1688 yılında İngiltere tahtına bile çıktılar.
(…)
Sayfa 67:
Moda haline gelen bir görüşe göre; bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar bir Batı emperyalizmi varmış. Bu görüş; önce Portekiz; sonra da Hollanda gemilerinin baharat ticareti bölgelerinde boy göstermeye başlamaları noktasından hareket eder. Kapitalizmin, emperyalizme dönüşüp Üçüncü Dünya’yı sömürdüğü anlamındaki Leninist yaklaşımın bir türeviydi.
(…)
Sayfa 70:
Kanuni Sultan Süleyman bu sorunlarla nasıl baş edileceğini gayet iyi bilirdi. Onun saltanat dönemi bir imparatorluk senteziydi. Roma İmparatorluğu’nun teşkilatı ve hukuk düzeni, İslamiyet ilhamı ve Orta Asya’nın savaşçılığı!
(…)
Sayfa 71:
İspanyollar, Güney Amerika’da efsanevi Potosi gümüş yataklarını bulup her yıl gemiler dolusu gümüş getirdiler. O zaman fiyatlar yükseldi ve İspanya tahtı bile borçlarını ödeyemez hale gelip 1575 yılında iflas etti. Bu süreç Türkleri de etkiledi. Venedik’in bastığı sikkelerin gümüş oranı sabit tutulduğundan rezerv para olarak herkes ona rağbet etti.
(…)
Sayfa 73:
Hadım etme, Bizans’tan kalan ve kökeni Hıristiyanlığın ilk dönemine dayanan bir olguydu. Pek de isabetsiz olmayan bir anlayışa göre, cinsellik şeytan işiydi. Görünüşe göre, bu fikri ilk ortaya atanlar, Mısır Kıptileriydi.
(…)
Sayfa 77:
Sünni İslam inancının dört ayrı hukuk anlayışı vardı. Osmanlı, yani hanefi anlayışına göre, yabancılara oldukça iyi davranabilirdiniz. İmparatorluğun doğusunda rağbet gören Şafii anlayışı daha hoşgörüsüzdü ve ayrıca, kadına yönelik tutumu da daha katıydı (bugün bile Diyarbakır havaalanından kadınlarla ve yabacılarla aynı havayı solumamak için maskeyle dolaşan, asık suratlı, yaşlı adamlar görebilirsiniz).
(…)
Sayfa 78:
Alkole karşı hoşgörülü bir tutum takınmış olan Bektaşi tarikatı Balkanlar’da ve Yeniçeriler arasında yaygındı.
(…)
Sayfa 80:
(IV. Murat zamanında) Hıristiyanlar’ın ve Museviler’in ortalıkta göğüslerini gere gere dolaşmalarını yasaklayan kanunlar çıktı: Rumlar mavi, Ermeniler ise kırmızı renkli ayakkabı giyeceklerdi. Bir süre için bu kanunlar uygulandı da. Dahası, bu padişah alkolü yasakladı ki, eğer yönetmeniz gereken bir imparatorluğunuz varsa, bu hiç de iyi bir fikir değildi. (I. Ahmet, sigara içerken yakalanan bir adamı idam bile ettirmişti. IV. Murat da aynı sebeple binlerce kişiyi idam ettirdi.)
(…)
Sayfa 83:
Değişen dengeler: Karadeniz hala bir Osmanlı gölüydü. Ne Rus, ne de Avrupa gemileri orada herhangi bir varlık gösterebilirdi. Bu denizin kuzey kıyıları ve Kırım, tıkır tıkır işleyen bir Tatar devletinin kontrolündeydi.
(…)
Sayfa 87:
1730 yılına kadar süren bu dönem “Lale Devri” olarak anılır. Lale, Orta Asya’dan gelmedir. İsmi, Farsça bir kelime olan “Türban”dan gelir.
(…)
Sayfa 89:
Günü geldiğinde, Patrona Halil’in ve arkadaşlarının yüksek mevkilere tayin edilişlerini kutlamak bahanesiyle verdiği bir ziyafette hepsini topluca öldürttü. Bu “Lale Devri”nin sonuydu.
(…)
Sayfa 90:
III. Mustafa borç alan ilk padişah.
(…)
Sayfa 91:
Tarabya ismi, ‘terapi şehri’ anlamındaki Rumca ‘therapeia’ kelimesinden gelir.
(…)
Sayfa 91:
Klepht ve kleptomani aynı kökten “çalmak” kelimesinin rumca karşılığı olan “kleptein”dan türemişlerdir.
(…)
Sayfa 94:
Merkezi karar organı Babıali, Devlet-i Aliye-i Osmani’nin kapısıydı (yüce devletin kapısı). Fransızca kısaltması evrensel olarak benimsenmiş, herkes bu kuruma “Kapı” der olmuştu.
(…)
Sayfa 96:
Şimdi de topçuluk uzmanı olarak yine bir Macar olan Baron de Tott geldi (muhtemelen Slovak’tı. Macarca karşılığı “zenci” olan ‘Tot’ nahoş bir isimdi ama onu Fransızlar tavsiye etmişti). Bir humbaracı (bombardımancı) birliği kurdu.
(…)
Sayfa 105:
XVII. yüzyılda Fransızlara ilham kaynağı olmuş klasik Roma anlayışının tersine, bu insanlar Yunanistan’a romantik bir pencereden bakıyorlardı. Bu biraz da Alman milliyetçiliğinin Fransız tahakkümüne karşı gösterdiği bir tepkiydi. Eski Almanca cümlelerin sıradışı yapıları da bunun bir göstergesidir. Fiil sondadır. İlgi tümcesi, isimden sonra gelen ortaç nedeniyle uzun bir sıfat tamlamasına dönüşmüştür.
(…)
Sayfa 105:
Der Spiegel okuyarak yetişmiş günümüz Almanları bu eski dili kolay kolay anlayamadıkları için, felsefeci Kant Berlin’de İngilizce olarak okutulur. Helenizm fikri Kuzey Avrupa’da çılgın bir coşkuyla karşılandı. Napolyon sonrası dönemde çok sayıda asker işsiz kalmıştı ve Rum tüccarlarda da onları işe alabilecek kadar para vardı.
(…)
Sayfa 109:
Yeniçeriler’in imha edilişi tarihe “hayırlı bir iş” anlamında “Vaka-i hayriye” olarak geçti. II. Mahmut bunun şerefine Tophane civarına, Boğaz’ın liman bölgesine mükellef, neredeyse rokoko tarzı sayılabilecek bir cami yaptırdı.  İsmi “zafer” anlamına gelen Nusretiye’dir.
(…)
Sayfa 110:
II. Mahmut bir gün ansızın pantalon giymişti. Yeni ordunun üniformasında da pantalon vardı. Siviller için enseden iliklenen, uzun etekli bir ceket tasarlanmış, adına da İstanbulin denmişti.
(…)
Sayfa 119:
Viyana’da finansal kriz patladı, Almanya üzerinden yayıldı ve İstanbul’a gürül gürül borç para akıtan musluklar kapandı. 1875 yılında Osmanlı İmparatorluğu iflasını ilan etti. Artık son perdeyi oynayacaktı.
(…)
Sayfa 122:
Gladstone müthiş bir ahlakçıydı ama maliye bakanlığı yaptığı dönemde bile tutmayı sürdürdüğü Rumca günlüklerinde, mastürbasyon fantezilerini ancak kendisini altın bir kırbaçla kamçılatmak suretiyle bastırabildiği yazılıdır.
(…)
Sayfa 128:
Anatole France, yükseltici bir sıfat olan “senyör” kelimesinin bir harfini değiştirerek ona “sanyör” lakabını taktı ki bu lakap, kan dökücülük çağrışımı yapıyordu. Gladstone gibileri ise ona “Lanet Olası Abdül” anlamında, “Abdul the Damned” dedi.
(…)
Sayfa 130:
Beyoğlu tarafında, dört tane devasa bronz kartalıyla Alman Büyükelçiliği… Kuş kafesi…
(…)
Sayfa 131:
Şair Ziya Paşa’nın dizeleriyle; “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kaşaneler gördüm / Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm” ifadesi abartılıdır ama gerçeği yansıtır.
(…)
Sayfa 135:
Aslında “soykırım” yapmakla ilk suçlanan II. Abdülhamit’ti. Bu olayda 300.000 Ermeni’nin öldürüldüğü öne sürüldü. Fransız tarihçi François Georgeon ve İngiliz meslektaşı Andrew Mango, bu sayının aslında yaklaşık 30.000 olduğunda birleşirler.
(…)
Sayfa 136:
Yine de, İngiltere Türklere sırtını döndü. İngiltere kendisine başka bir müttefik hatta bir uydu buldu: Yunanistan. Garip ama gerçektir ki, 1947 yılına gelininceye kadar İngilizler bu ülkenin iç işlerine o kadar çok karıştılar ki, iç savaşlarına bile müdahale ettiler. Ama Hindistan ve Filistin yutabileceklerinden büyük lokmalardı. Ağızlarına sığmayan dolarlar kulaklarından fışkırıyordu ( sonunda Yunanistan’ı Washington’a bıraktılar).
(…)
Sayfa 139:
İstanbul’da yaşayan bir başka Macar olan Theodor Herzl huzura çıktı ve son derece kibar bir dille, borçların ödenmesi halinde Filistin’e bir musevi göçünün uygun görülüp görülemeyeceğini sordu. Aynı derece kibar bir dille “hayır” cevabı aldı. 1905 yılında Ermeniler Yıldız Camii’nin dışına, padişah çıkarken patlayacak şekilde ayarlanmış bir saatli bomba yerleştirdiler. Padişah, Şeyhülislam’la yaptığı kısa bir görüşme nedeniyle biraz gecikince, kalabalığın içinde patlayan bomba yetmiş kişiyi öldürdü veya sakat bıraktı.
(…)
Sayfa 143:
Ama bir bakıma, nasıl ki bir imparatorluğun Balkanlar’da kurulduğu söylenebilirse, Cumhuriyet’in temellerinin de Balkanlar’da atılmış olduğu düşünülebilir.
(…)
Sayfa 147:
İttihat ve Terakki zamanında futbol patlama yaptı (günümüzde, İstanbul’da yaşayan Kürtler nedense genellikle Galatasaray sempatizanıdırlar).
(…)
Sayfa 148:
1913 yılında bu hükümet de bir darbeyle devrildi. Enver Bey bu hükümeti silah zoruyla istifaya zorladı. Modern Türkiye tarihinin ilk askeri darbesi oldu.
(…)
Sayfa 152:
Liman von Sanders! Sonradan Hıristiyan olmuş bir Musevi’nin oğlu olduğu için Doğu’ya uygun olacağı düşünülmüştü (eşi de İngiliz’di). Prusya düşünce tarzı bu kadar ruhsuzdu. Boğaz’lardaki bir Türk kolordusunun başında bir Alman generali mi? Bu Rusya’nın yaşamsal çıkarlarını ilgilendirirdi. O zamanlar dünyanın en büyük tahıl ihracatçısı olan Rusya’nın tahıl sevkiyatının yüzde 90’ı Boğazlar’dan yapılırdı.
(…)
Sayfa 153:
Berlin – Bağdat demiryolunun finansmanını Deutsche Bank sağlıyordu, hem de Berlin’de ağızdan ağıza dolaşan bir fikre göre Osmanlı İmparatorluğu da “Bizim Mısır’ımız haline gelebilirdi. Yatırımların aslan payını Fransızlar kapmış olsalar da, ticaretin büyük bölümü Almanlar’la Avusturyalılar’ın elindeydi ve onlar, İngilizler’i bu piyasanın dışına iteliyorlardı. Artık herkes Türkler’i defterden silmişti: Soru, imparatorluğun nasıl bölüneceğiydi. Petrolüyle, metrolüyle; her şey nasıl paylaşılacaktı?
(…)
Sayfa 155:
Enver Paşa doğuştan maceraperestti.
(…)
Sayfa 156:
1914 yılının Aralık ayında, Sarıkamış muharebelerinde 90.000 kişi hayatını kaybetti.
(…)
Sayfa 157:
Rus ordusunda dört Ermeni tugayı vardı. Rus Ermenistan’ındaki patrik, Çar’ın da onayıyla, Türkler’e karşı topyekun bir ayaklanma çağrısı yaptı. Van bölgesinde de tam da bu yaşandı. Müslümanlar topluca katledildi ve Van Gölü’ne bakan büyük kalenin dibindeki Müslüman kasabası yerlebir edildi.
(…)
Sayfa 162:
O zaman, Mustafa Kemal üstün niteliklerini farklı bir biçimde tekrar gösterdi: Ne zaman ve nerede durulacağını gayet iyi biliyordu.
(…)
Sayfa 164:
29 Ekim 1923 günü Mustafa Kemal bu devletin bir cumhuriyet olduğunu ilan etti.
(…)
Sayfa 166:
Öyle ki, bugünün öğrencileri için dünün klasiklerinin “Ultra Modern” Türkçe’ye çevrilmesi gerekiyor.
(…)
Sayfa 168:
Kayseri’nin eşrafı o zamanlar koyu cumhuriyetçi, milliyetçiydi. (2007 yılında 11. Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül, Kayseri’lidir ve bugünün Kayseri’si onun şahsıyla bütünleşmiştir. Başarılı bir şekilde sanayileşmiş ama aynı zamanda gayet katı dindar bir şehirdir. Özal zamanında serpilen Anadolu sermayesinin sembolüdür. Cumhuriyetçi ve laik kesimler bu sermayeyle gergin bir ilişki içindedirler.
(…)
Sayfa 170:
Laik ve aydın çevreler Demokratlar’dan nefret eder oldu. 1960 yılında Demokratlar askeri bir darbeyle devrildi. Papa’nın, Başkan Eisenhower’ın ve İngiltere Kraliçesi’nin ricalarına kulak asılmaksızın başbakanları Adnan Menderes idam edildi. Rum Patriği bile mahkemede onun lehine şahitlik yapmıştı.
(…)
Sayfa 173:
İslami eğilimli parti, Recep Tayyip Erdoğan’ın 1994 – 1998 yılları arasındaki İstanbul belediye başkanlığı döneminin de gösterdiği gibi (akabinde başbakan oldu), genellikle dürüst davrandı ve becerikliydi.
(…)
Sayfa 175:
Eğer günümüz Türkiyesi vaktiyle bir çeşit genişletilmiş İstanbul’dan ibaret olsaydı, Avrupa Birliği böyle bir Türkiye’yi muhtemelen üyeliğe kabul ederdi. Kürtler’i denklemin içinde tutarsanız, en iyimser sonuç II. Abdülhamit rejiminin modern versiyonu olur: Dininin siyasallaştırılması! Bunu kabul etmeyen, Kürtler de dahil milyonlarca kişi, Osmanlılığı değil, yüzü Batı’ya dönük bir Türkiye’yi tercih ediyor.
(…)
Sayfa 176:
2010 yılına gelindiğinde, Türkiye’de eski laik güç odaklarıyla yeni yarı – dinci güç odakları arasında ciddi sorunlar vardı. Yargıçlar ve generaller şu veya bu vesileyle tutuklandılar.
Ve…
Son olarak…
Star Wars ve/veya Diriliş?!
Sözün özü:
Bugün aslında dün’dü!?
F’Ticani’lerden “turkuaz türban” kalkışması ve/veya Erdoğan’ı tasfiye operasyonu!?
F’MİT, Genelkurmay’a basın müşaviri oluyor!
Yani?!
Ticani & narko terörist & Post modern yobaz oalisyonu!?
Körle yatan şaşı kalkar!?
Netice:
İnteraktif final süreç’i bağlamında hadiseye şöyle bakmak da mümkün:
Avrupa içindeki “derin güvenlik” bunalımı kapsamında, “AB kapısı”nı kim yıktı ise enerji bazlı “final süreç”i üzerinden tamirat’ını da o’nlara yaptırmak istiyorlar!?
RAP… LARP… RAP…
Nokta.
1 Kasım 2013
Hayrullah Mahmud Özgür

This Post Has 2 Comments

  1. kızıl-elma

    O oligarklarında kime bağlı olduğu belli değil mi?
    değişen bir şey yok yani!
    sarıgülün amerikaya kaç kere gittiği belli değil mi?
    a planı, b planı diye devam ediyor !
    halkın durumunda , yaşam standardında , asayişte vb hiç bir düzelme yok, felaket bu aslında !
    ne için köle olunmuş ?

  2. nhizal

    1994 Yılı’ndan bu yana İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ve ilçe belediyelerinin tüm imar uygulamalarının teftiş ve yargı sürecine açılmasının zorunluluğu var. RTE’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na seçildiği günden bu yana derlediği sempatinin sebebinin, İstanbul’u çok iyi yönetmesinin olmadığı; İstanbul’un bugünkü halinden rahatça görülebiliyor. O halde RTE’yi meşrulaştıran ve onu “Başbakanlık”a kadar taşıyan yürüyen bandın analizi gerekiyor. RTE’den İstanbul’daki görevi esnasında talebi olup da boş dönen kaç tane oligark ya da büyük işadamı ve grup var?
    * * *
    bu paragrafa dayanarak şu haberide görmek lazım.
    kültür müraslarımızdan İstanbul denince ilk akla gelen SULTAN AHMET CAMİİ NİN minarelerinden biri kaymış bu yıkılması anlamına gelir.
    http://www.radikal.com.tr/turkiye/sultanahmet_camiinin_minaresi_kaydi-1158294
    acaba neden?
    Sultan Ahmet Camiinin sluetini bozan ve hemen arkasında yükselen dahası tarihi yarımadayı tehdit eden gökdelenlerden olmasın sakın?
    minareye kılıf hazır. taşlar çok yıpranmışmış ta oyuklar oluşmuşta,falan filan. tabi yersek. 🙁

Yoruma kapalı.