Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Kuşlar gibi…
04 Nisan 2020
00:19
34 Kez Okundu

Selcan Taşçı

Sevgili Murat,

***

Eğer bütün bunlar yaşanmamış, kumpas günlerinde tanık olduğumuz kimi tutumlar hortlamamış ve sen tutuklanmamış olsaydın, tam da bugün (okuyanların takvimine göre dün, 3 Nisan 2020 Cuma) birlikte Merzifon’da olacaktık. İlk defa aynı kürsüyü paylaşacaktık; belki aynı  itirazı, isyanı, adalete çağrıyı.

Ve tanışacaktık.

***

Kimilerine tuhaf gelecektir ama malum, biz, seninle hiç tanışmadık. Sırf aynı gazetenin sayfalarını paylaşıyoruz diye, çoğumuzu birbirimizin mütemmim cüzü gibi gören okur kabulünün aksine, kısa bir telefon konuşması dışında hiç iletişim kurmadık. Herhangi bir düşünce, fikir, tavır alışverişinde bulunmadık.

Her ne kadar, -mesleki yazgı işte- birimizin yazdığı satırlar hepimizin prangasına, yahut tam tersi, yine birimizin yazdığı satırlar hepimizin madalyasına dönüşüyor olsa da, hayatlarımız üzerinde bu denli belirleyici rollerimiz bulunsa yani her koyunun kendi bacağından asılmadığı bir mahalleyi paylaşıyor olsak da, biz seninle hiç yan yana durmadık bu hayatta. Duygudaşlık kurmadık; en azından görünür, hissedilir biçimde…

Hatta…

Galiba…

Bunu şimdi itiraf etmek ne kadar doğru bilmiyorum ama birbirimize pek de öyle ayılıp bayılmadık da:)

***

Bazen “olmaz”!

***

Benim, her şeye rağmen güzel, her şeye rağmen sevilesi, her şeye rağmen yaşanılası ülkemde bir türlü anlaşılamayan tam da bu işte;

“Olması” da gerekmez.

İnsanların birbirlerinin haklarına, hukuklarına sahip çıkmaları “kankalık” önşartına bağlı değildir. Keyfe, tercihe bırakılabilir değildir; mecburiyettir. Görevdir. Gazeteci olmanın, yazar olmanın, iyi-kötü aydın olmanın yüklediği sorumluluktan bahsetmiyorum “görev” derken; insanlık ödevidir ve “vatandaşlık”…

***

Tam da bu duyguyla yazıyorum bugün sana…

Ve, camın önünü kaplamış erik ağacına konan alakargalara baktıkça, senin kahverengi parmaklıklarla örülü pencerene konan kuşları hatırlıyor olmasının iç sıkıntısıyla…

Hepsinden çok da…

Korona günlerinde, “ya evladım annesiz büyümek zorunda kalırsa” korkusuyla, evinde, paranoyaklık denilebilecek koşullarda karantina uygulayan ve buna rağmen dizinin dibindeki yavrusuna her sarıldığında kalbi yerinden çıkacakmış gibi olan bir annenin, kendini, bu ortamda ailesinden “cebren ve hile ile” ayrı bırakılmış, yavrusunu sarıp-sarmalama hakkı, imkanı elinden alınmış bir babanın, senin yerine koyduğunda hissettiği amansız sancıyla…

***

Yaşamayanın tahayyül edemeyeceği kadar zor olmalı…

Dışarıdan ahkam kesilemeyecek kadar tahmin edilmez…

Teselli niyetine yazılan/yazılacak ne varsa dam üstünde saksağan gibi duruyordur muhtemel boyaları dökülmüş o dört soğuk duvarın ortasında. Ve bizim umut ettiğimiz gibi ısıtmıyordur hiçbir sözcük buz kesmiş yüreğini…

***

Yine de bil istedim:

Alışmayacağız.

***

Her sabah pencerene konan kuşlar gibi olmayacağız.

Her sabah, penceremden izlediğim kuşlar gibi, onları kolay lokma zannedip de, dallarına kondukları ağaca tırmanmaya çalışan kediyle adeta alay eden o alakargalar gibi olacağız; kafa tutacağız, pençesini  “namusumuz”a, yani kalemimize, yani haberimize, yazdıklarımız ve anlattıklarımıza, bildiklerimiz ve bildirdiklerimize geçirmeye çalışanlara.

Bizim için işaretledikleri yerde, işaretledikleri biçimde, işaretledikleri kadar yaşamaya razı olmayacağız.

Birilerinin “rahatsızlık”larına göre belirleyemeyecek kimse yazdıklarımızın sınırını; Anayasa’daki “hukuk devleti” niteliği varolduğu müddetçe.

Öyle ya, -er ya da geç- sopalaştırdıklarını zannedenlerin başında patlamadı o “hukuk” her guguklaştırma girişiminin finalinde!

***

Alıştırmayacağız;

Ne, terör sevicilerin-terörist övücülerin kendilerini vatanperverleri teröristleştirerek aklamasına…

Ne, FETÖ beslemelerinin, sebep oldukları ihanet ve darbe suçlarından, fikri hür, vicdanı hür Cumhuriyet nesillerini itibarsızlaştırarak sıyrılmasına…

Ne, fikri iffetsizlerin sütten çıkma ak kaşık kesilmesine başımıza…

***

Kahin değilim elbet ama şairin dediği gibi “yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var”:

İnan, kim ki bu milletin, kim ki Cumhuriyet Türkiyesinin başına çorap örmeye giriştiyse, kim ki fukaranın rızkından, garibanın hakkından-hukukundan, yoksulun umudundan, muhtaçın duasından çalıp da camdan olduğunu görmezden geldiği kalelerine kaçıp-saklandıysa, ilk dolanacaktır o girift ve zifiri sarmala…

***

Ve…

Ey sevgili okur,

Hayatın “an”dan ibaret olduğunu ve kaçırılan her “an”ın kendi başına bir “ömür” ettiğini her zamankinden çok ve sık fark ettiğimiz şu musibet günlerde, sen de bir ümitvar “an”, yazdıklarına, savunduklarına değdiğini hissettirecek bir “an” mesela, armağan etmek istemez misin Murat’a…

————-

Adres: Murat Ağırel

Silivri 9 No’lu Cezaevi C/3

No: 18 Silivri, İstanbul

Yeniçağ

yurduma can feda hakkında:
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Cevap Yazın


4 × = 28

FpsAgency