Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
SİMYACILAR, ÜLKÜCÜLER ve VITRIOL
27 Temmuz 2013
22:18
643 Kez Okundu

Geçen gün bir sanal arkadaşım, Ülkücülerin benden nefret ettiklerini ve tehditler olduğunu ifade etti ve benim için endişelendiğini söyledi.

Önce lütfen aşağıdakileri bir okuyunuz…

Yorumum, yazımın başlığımda mündemic zâten.

Bir tek şu cümleye dikkat edin diyorum: “Yalnız Allah rızâsını hedef alan gayretleriniz, birkaç yüzyıldan beri kaybettiğimiz eski dünyamızı yeniden fetih mâhiyetindedir”.

ABD ve AB, Türkiye’yi Bu Adamla İşgâl Ediyor mu, Etmiyor mu?

“Hazretleri” ne demek?

http://www.youtube.com/watch?v=3MtJzKCFY-0

http://www.youtube.com/watch?v=XbDbN2LT15U

***

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Merkezi

Tarih: 09/01/1997

Sayı: Özel

Çok Muhterem Fethullah GÜLEN Hocaefendi Hazretleri’ne,

Efendi Hazretleri,

Zat-ı âlîniz, milletimizin hayatında çok yararlı hizmetlerin yapılmasını sağlamış bulunmaktasınız.

Yetiştirmiş olduğunuz ilim, irfan ve fazilet erbabı kadrolarla milletimizin muhtaç bulunduğu geniş bir eğitim seferberliğini telkinlerinizle başlatmış ve başarı ile devamını temin etmiş bulunmaktasınız. Toplumların her alanda kalkınmalarının temel şartı olan mânevî uyanışın ve yükselişin öncülüğünü yapmış bulunmaktasınız.

Barışı, hoşgörüyü ve kardeşliği esas alan öze dönüşü, uzay çağına yükselişi başlatmış durumdasınız. Kanada’dan Yakutistan’a, Moğolistan’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar her yerde açılmış bulunan okullar ve üniversiteler millî kültürümüzün ve millî, manevî değerlerimizin bütün insanlığa yöneldiğini göstermektedir. Faziletli hayatınız, hiçbir maddî menfaate tamah göstermeyen karakteriniz size karşı halkımızda büyük bir güven uyandırmıştır. Yalnız Allah rızasını hedef alan gayretleriniz, birkaç yüzyıldan beri kaybettiğimiz eski dünyamızı yeniden fetih mâhiyetindedir.
Susurluk olayı bahane edilerek zat-ı âlînizin temiz isminin gölgelenmek istenmesi çok üzücü olmuştur. Fakat hem milletimiz sizi tanıyor, hem de dünya sizi tanıyor. Kötü niyetlilerin bir şey yapmaları mümkün değildir.

Nâzik teşekkür mektubunuza çok teşekkürler ediyorum. Gerçeği söylemek bizim vazifemizdir. Sözü edilen beyanat, doğruyu küçük bir ölçüde kamuoyu önünde açıklamaktan ibârettir.

Cenabı Hak’tan size sağlıklar ve hayırlı uzun ömürler ihsan etmesini ve böylece başlatmış olduğunuz güzel gelişmelerin tamamlanmasını niyaz ediyorum.

Mahsus selâm, sevgi ve saygılar sunuyorum.

Alparslan TÜRKEŞ

***

Rahmetli Babam sırf bu zâtın zorlamasıyla, milliyetçi câmianın itibarını korumak için diye havuza itilip İstanbul’dan senatör adaylığını koymuştu. Bermutat annemle yalvarıp yakarmalarımız işe yaramamıştı. Adana’dan koysa seçilirdi ama o bir dava adamıydı ve gözü karaydı.

O arlar birkaç kere evine gittik, kulaklarımla işittim etrafta uluyan gençlerin seslerini… Ne müthiş bir aşırı benimseme ve özdeşleşme değil mi?

Eh, mutlaka bir miting yapılır malûm.

Yapıldı, yapıldı da, o da babamın sonuna giden yolu açtı.

Meğer Başbuğ Efendi diğer partilerle anlaşmış, babama da kazığı atmış. Tıpkı istişare toplantıları yapacağız diye Rahmetli Halûk Karamağralı’yı sattığı gibi…

Bir gittik ki alanda 20-30 adet çapulcu var (aynen öyle, Ülkücüler bu kadar toplama tipler değildi) ve pederim ağzını açıyor, “Kahrolsun Komünizm, Başbuğ Türkeş” diye sloganlar atıyorlar. Tam bir skandal ve küçük düşürme operasyonu.

Pederin gözleri çakmak çakmak ama gene de vakarla konuşmasını tamamlıyor. Annemle ben hırsımızdan ağlıyoruz çoğunu içimize akıtarak gözyaşlarımızı.

Gidiyoruz, babam içine kapanıyor ve sonra 12 Eylül vs.

Kanserden elimde terk-i dünya eyliyor.

Teferruat isteyenler http://www.kutluyol.org/Milliyetcilik.php?id=185 adresine bakabilirler.

O dönemi yaşamayan gençler bol keseden atıp tutuyorlar ama şimdilerde Kürtçülerin işgali altındaki Adana, o zamanlar Ülkücülerin kalesiydi.

Formülleri de “1’e 3” idi.

Yâni bir Ülkücü katledilirse, mukabelesi 3 Komünist şeklindeydi.

Baraj Yolu 6.5 Durak’taki evimizin yanında bir gecekondu var. Sabaha kadar “arabesk” dinleyip etrafı tâciz ediyorlar. Esrar ve ucuz şarap da daniskası tabii. Bir tek Peder “yeter, kesin şunu, rahatsız oluyor ve uyuyamıyoruz” diyor. Karşılığında aşağıdan anasıyla ilgili bir cevap geliyor, Allah ve Kitap da eksik kalmıyor. Bizimki de şövalye ya, Kırıkkale marka uyduruk tabancasıyla havaya ateş ediyor, “haydi gidiyoruz” diyor.

Haydi bakalım, ben de peşinden yedi katı inip dayanıyoruz kapılarına. En fazla 15-16 yaşında bir çocuk, daha da genç yaştaki erkek kardeşinin elindeki bıçağı alıp kapıyı açmıyor. Ben de, bir Taekwon do vuruşuyla uyduruk bir tahta iskemle var, onu kırıp gözdağı veriyorum.

Ertesi gece eve geç geliyorum, altımda o zamanlar pek hava attığım Ford Maverick koldan vitesli 6 otomatik arabamla. Kapıda o delikanlı ve belli ki diğer(ler)i de aportta bekliyor. Bana “bu sandalyeyi yaptıracaksın, biz seni Devrimci sanıyorduk ama meğer Faşistmişsin” diyor. Ben de “tamam olur” cevabını veriyorum, onun da gözü yemiyor belli ki ve eve çıkabiliyorum. Bu çocuk ne anlar Komünizmden veya Faşizmden? Hangisi anlardı ki zaten…

Hemen Adana’daki Ülkücü Teşkilâtı haberdar ediliyor ve ertesi öğlene doğru şeklini şemailini asla unutamayacağım bir kişi geliyor eve. 160 cm kadar boyunda veya daha kısa, leş gibi ter kokuyor, ayakkabıları beyaz ve yumurta topuklu, köse. Buz gibi bakışlarla “yok mu edelim, öldürelim mi, sadece dövelim mi” diye soruyor.

Kanımız donuyor, yapacak adam yâhu!

“Yok, aman, sâdece biraz korkutun” diyor Peder Bey.

Belli ki yapıyorlar çünkü tipik mütedeyyin, fakir bir işçi olan babaları kapımızı çalıp ağlayarak özürler diliyor ve “yapmayın, ben onları zincirle dövdüm, nasıl da bulaşmışlar bu işlere” diyor.

İçim sızlayarak koltuğa göçüyorum ve ben de başlıyorum ağlamaya (birinci türden saf empati hâttâ sempati).

Annem benden daha vakur, peder şaşkın ve “aman merak etmeyin, üzülmeyin” diye teselli ediyoruz.

O zamanlarda bir otel var, en ünlü şalgamcının olduğu meydanda, hemen her gece oranın bar-gece kulübü tarzındaki mekânına takılıyorum çünkü içeride epey güzel hâtunlar var ve o zamanlar para dahi vermeden tavlayabilecek kadar üçgenim. Hele gitar çaldım mı mest oluveriyorlar.

Neyse, Ülkü Ocakları Adana Merkezi Şûbesi de hemen onun yanında. Bir akşamüstü hayatımın ilk ve son ziyaretini yapıyorum oraya.

Hepsi beni tanıyor ve müthiş bir haset var. Sağ elinin tırnakları uzun (onlar ise sadece sağ ellerinin kısa parmağının tırnağını uzatırdı, kulak temizlemek için, benimkisi kısa, tezatız tezat), parfüm kokan, saçları ortadan ayrık adam onlar için kötü bir “öteki”.

İçerisi havasız, ter ve izmarit kokuyor. Beni pis pis süzerek başkanın odasına alıyorlar.

Bir bakıyorum ki o zamanki başkanla, onunla sürtüşen başkan adayının arasında bıçaklı ve tabancalı kavga başlamış ama ben içeri gelince mecburen son veriyorlar. “Dışarıda görüşürüz” diyerek kayboluyorlar.

İkram edilen şeyin çay olduğu düşüncesiyle bir bardak içiyorum ve müsaade rica ediyorum.

Canlarına minnet.

İşte benim Ülkücülük maceramın hepsi budur.

Türklükle Sünnî Siyasal İslâmı tevhid ettirmeye çalışanların hemen hepsi şimdi Amerikan mandacısı ve Türklüğe düşman olmuş vaziyette.

O zamanlardan beri de Alparslan Türkeş’i çok inceledim, çok…

İnternet’ten kısa bir derleme:

Alparslan Türkeş (şu isme ve soyadına bir bakar mısınız) 25 Kasım 1917’de Koyunoğlu ailesinden Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ile Fatma Zehra Hanım’ın çocuğu Hüseyin Feyzullah olarak Lefkoşa’da Haydarpaşa Mahallesi Kirlizade Sokağı 13 numaralı evinde dünyaya gelir. 3 Haziran 1933’te ailesiyle birlikte Lefkoşa’yı terk ederek Limasol’den kalkan İtalyan bandralı “Viyana” gemisiyle İstanbul’a gelir.

Ben bu şecereyi çok yerden araştırdım, epey ilginç şeyler buldum ama yazarsam beni gerçekten vururlar. Çünkü onlar mutaassıp.

Hani Vamık Volkan gibi o da ama ismini neden böyle “En Hakiki Türk” olarak değiştirir?

Birileri bir misyon mu yüklemiştir?

Tabii ki:

1933′te Lefkoşa doğumlu İzmit milletvekili Hüseyin Sırrı Bellioğlu’nun tavassutuyla Kuleli’ye geçici olarak kaydolur ve süratle de TC Vatandaşı yapılıverir ve aslî kaydı gerçekleşir. (Vamık Bey’de bunu esirgemişlerdi çünkü onun rotası ABD olacaktı ve Psikanaliz biliyordu). 1939’da piyade asteğmeni olarak atış okuluna girerek buradan teğmen rütbesiyle mezun olur. Refik Yurtsever’in ablasının kızı Muzaffer ile 5 Eylül 1939’da nişanlanır ve 14 Ocak 1940’ta da evlenir. Tam bu sırada Gelibolu’daki 58. Piyade Alayı 5. Bölük Komutanlığına tayin edilir. 1944’te üsteğmen rütbesindeyken Nihal Atsız’la birlikte ırkçılık-Turancılık 9 ay 10 gün Tophane Askerî Hapishanesi’nde kalır. Yâni kahraman olması için mahpusa düşme operasyonu tamamdır ve nitekim 1945 yılında Askerî Yargıtay kararıyla tahliye edilir ve 1947’de beraat eder. Sicil de temizlenmiştir.

Tekrar TSK’ya döner, 1955′de Harp Akademisi’ni bitirir, pek parlak bir talebe de değildir, notlar vasattır. Daha sonra ABD’ye gönderilir ve burada Amerikan Harp Akademisi’ni ve Piyade Okulu’nu bitirir. 1955-1957 yılları arasında Washington’da NATO Daimî Komitesi’nde Türk Genelkurmayı Temsil Heyeti’nde görev yapar. Aynı zamanlarda uluslararası ekonomi eğitimi görür. 1959’da Almanya’da Atom ve Nükleer Okulu’na gönderilir ve buradaki eğitiminden sonra albaylığa terfi eder ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı NATO Şûbe Müdürü olarak tayin edilir.

Sıradan bir talebe için ne müthiş bir performans, değil mi?

Gerisini http://tr.wikipedia.org/wiki/Alparslan_T%C3%BCrke%C5%9F adresinden okuyabilirsiniz.

Yazdığı rivayet edilen kitaplarda intihâl de çoktur, gerçek dışı beyan da. Üstelik bunları yazan da kendisi değildir (bâri Pamukoğlu Paşa kendi yazıyor).

Son olarak da şunu ekleyeyim: Kendisine masonluk doğru dürüst anlatılınca oraya da girmek ister ama kapılar açılmaz!

Haldun Simavi’nin hâtıratında bu olay şöyle anlatılır:

“Haldun Simavi, ortalık sütliman olunca Başbakanlık Müsteşarı Alparslan Türkeş’ten randevu istedi. Saatlerce süren baş başa görüşmenin ardından Türkeş, ziyaretçisini kapıya kadar uğurladı. Haldun Simavi görüşmeden memnun ayrılmıştı. Dostluk yolunda temel atılmıştı. Nitekim Haldun Simavi, Alparsan Türkeş’le dostluğunu ileriki yıllarda da muhafaza etti. Erol Simavi’ye gelince, 1988 yılında Hürriyet gazetesinin 40’ıncı kuruluş yıldönümünde gazeteci Emin Çölaşan’a konuşan Erol Simavi, kamuoyuna mason olduğunu açıklayacak, hâttâ kendi masonluğunu itiraf etmekle yetinmeyerek, Alparslan Türkeş’in mason birader olabilmek için yardımını istediğini de iddia edecekti: ‘27 Mayıs ihtilâli olmuştu. 9 Kasım 1960 Çarşamba günüydü. Sıkıyönetimden aradılar. Millî Birlik Komitesi üyesi Albay Alparslan Türkeş görüşmek istiyormuş. Florya’ya gittik. Komite içinde darbe yapacaklarını anlattı. Mason olduğumu öğrenince, kendisini de masonluğa almamız için ısrar etti’”.

Rahmetlinin oğlu hayatta, merak edenler ona bu konuda ve kendisiyle ilgili bir şeyler sormayı düşünürlerse çok iyi olacak…

Son bir not düşerek bu bahse son veriyorum…

Mutaassıba saygı duyarım, tek çaresi at gözlüğü takmaktır çünkü. Ama bir araya geldiler mi çok yıkıcı olur, termit gibi mahvederler her tarafı.

Mütedeyyini severim çünkü hâlistir, sâhicidir ve kendi hâlindedir. Tek mahzurları çok kolay kullanılmalarıdır.

Ama yanardönerleri, fırıldak ruhluları sevmem. Teşhisleri de çok kolaydır: Sürekli olarak gözlerini döndürerek konuşurlar ve her devrin adamlarıdır. Kırmızı noktaları da, vicdanları da güllaç kıvamındadır.

***

GÜNÜMÜZDE HÂLÂ SİMYACI VAR MI?

Olmaz mı?

Kimyaya ne hâcet, her şeyi altına dönüştürebilen çok simyacı mevcut tabii ki…

Nedir şu VITRIOL peki?

Bir simya terimidir. Latince’de 7 kelimeden oluşan “Visita Interiora (Interiorem) Terræ (Tellus) Rectificando Invenies Occultum (Operae) Lapidem” cümlesindeki kelimelerin baş harflerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş sembolik bir ifadedir. Bu cümle Türkçe’ye “Dünyanın derinliklerini (içini) ziyaret et, Damıtırken (arıtırken) Gizli Taşı (Felsefe Taşını) Bulacaksın” şeklinde tercüme edilebilir. Bu cümledeki yeraltına inme sembolizmiyle belirtilmek istenen, pek çok inisiyatik gelenekte cehenneme iniş olarak ifade edilen tecrübedir. Bu cümlede simgelenen anlam “arınıp saflaşmak istiyorsan cehenneme iniş deneyimini yaşamalısın” demektir.

Simyanın felsefesine göre felsefe taşı, aydınlanmanın sembolüdür. Simyacıların asıl amacı felsefe taşını bulmaktır. Bunu bulmak için ateşle taşları sürekli arıtıp, damıtırlar. Taş ile taşları birleştirip üzerlerinde çalışırlar. Ve bilirler ki aslında taşları ateşle arıtırken, arındırdıkları taşlar değil kendi ruhlarıdır. En nihayetinde söylenceye göre taş en mükemmel haline ulaşır yâni felsefe taşına. Felsefe taşı, ölümsüzlüğü verirken, her maddeyi altına çevirme gücüne de sâhiptir. Yine bu da aslında sembolik bir anlatımdır. Simyacılar, öze (essence) dibe inerek, arınmanın sembolü olan ateş ile ruhlarını arındırmış ve nihaî bilgeliğe, aydınlığa ulaşmayı hedef almışlardır. Altın, bilgeliğin, aydınlanmanın sembolüdür. Bu yüzden felsefe taşı aydınlanmış, bilge olmuş, O’na ulaşmış insanı anlatmaktadır. Vitriol mitolojisinin temel felsefesine göre kişi ateşte arınmadan, cehenneme inmeden ve nihayetinde öze dönüşmeden aydınlanamaz.

Başbakanımızın Time Dergisi’ni dava edeceğini istihbar edince içim çok rahatladı ve “oh” dedim, “şimdi görürler Hanya’yı Konya’yı”.

Bu arada bir fıkra geldi posta kutuma:

Adamın biri süper high-tech bara girer; barmen yerine bir robot servis eder.

Robot sorar:

-IQ’nuz nedir?

-135.

Robot hemen ona yıllanmış 16 senelik viski döker ve küresel ısınma, çevresel şartlarının iç içeliği, kuantum mekaniği, nanoteknoloji vs’den sohbet açar…

Adam çok etkilenir ve ertesi gün robotu test etmek için tekrar bara gider.

Robot IQ’sunu sorunca o da “85” der. Robot ona hemen bir bira döker ve futbol, kadınlar, kâğıt oyunları ve sevdiği yemeklerden sohbete girişir.

Adam daha çok şaşırmış vaziyette ertesi gün tekrar gelmeye karar verir.

Üçüncü gün robot ona IQ sunu sorduğunda “55” der.

Robot hemen önüne bir Ayran koyar ve:

-Eee n’aapçaz, yine AKP ye oy vericez di mi!”.

http://www.youtube.com/watch?v=HqhD_WC3PLU

Bu arada, şu çapkın ve meş’ûm kadını çok özledim.

Yâni İstanbul’u.

Yarın dönüyoruz.

Bir yere girme e mi?

Prof. Dr. M. Kerem Doksat

İLK KURŞUN

yurduma can feda
yurduma can feda hakkında:
"SİMYACILAR, ÜLKÜCÜLER ve VITRIOL" yazısına 5 yorum yapılmış
  1.  
    TCKergin

    Hüseyin Feyzullah’ın niyaz’ı tuttu: FG sonucu aldı. İmam hatip liseleri mezunları başta TSK ve Adliye olmak üzere tüm kurumları ele geçirdiler ve TC’ni teslim aldılar. Ama iş bu kadarla bitmez. 29 Ekim 2013 son günleridir. Tarihin çöplüklerine yolları açık olsun…

  2.  
    Gülay Havva

    12 Eylül 1980 darbesinde Türkeş”de mamak askeri cezaevine atılınca çok şaşırmıştı.Düşüncemiz iktidarda biz içerideyiz demişti.Düşünceye bakınız.Darbe koşulları ve 24 Ocak kararları böylece hayata geçirebilmiş.12 Eylül darbesinin sokaktaki kavga yüzünden olduğunu sanan safdiller sokakların özellikle karıştırıldığını ve Türk halkının ve yurdunun canına ot tıkayan 24 Ocak kararlarının uygulanabilmesi için yapıldığını atlar-bilmez vb vb.Türkeş”in bu açık itirafı bile ne olduğunu emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin nasıl has hizmetkarı olduğunu gösteren iyisinden örnektir.12 Eylül darbesine ve sonrasına emek vermiş kim varsa Türkiye”nin hainleri şeklinde listeleyebiliriz.Güya muhalefet edip toplumu istedikleri hizada tutanları da vatan hainleri listesine kaydetmeliyiz.

  3.  
    zalim zalim

    Türkes, Gladyonun bir numarali adami tam bir halk düsmaniydi. Sevenleride Catli ve Agca gibi menfaat karsiligi tetikcilik yapanlar ve saflardan olusuyordu.

  4.  

    simyaya kimyaya ne gerek var.ewcwo bwyw vw kimw sokunsa altına çeviriyor.mübarek midas gibi.
    BAK ŞİMDİ NERDEN AKLIMA GELDİ… :) :) :)
    MİDASIN KULAĞI,EŞEK KULAĞI,
    MİDASIN KULAĞI EŞEK KULAĞI,.

  5.  

    alpaslan türkeşin hapis yattıktan sonra parlayan yıldızı rte ye pek bi benziyor.
    hapisten çıkıp harp akademisini bitirp,ABD’ye gönderilir ve burada Amerikan Harp Akademisi’ni ve Piyade Okulu’nu bitirir. 1955-1957 yılları arasında Washington’da NATO Daimî Komitesi’nde Türk Genelkurmayı Temsil Heyeti’nde görev yapar. Aynı zamanlarda uluslararası ekonomi eğitimi görür. 1959’da Almanya’da Atom ve Nükleer Okulu’na gönderilir ve buradaki eğitiminden sonra albaylığa terfi eder ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı NATO Şûbe Müdürü olarak tayin edilir.
    bu kısmıda f.g. nin 19 yaşında kendi başına Edirneye gidip selimiye camiine vaiz olmak istemesine,ama askerliğini henüz yapmadığı için selimiye yerine yine prestijli bir başka camii olan 3 şerefeli camiine vaiz olmasına ve yine gencecik yaşta DİB in hac kafilesinde görevlendirilmesine benziyor.
    benzerlikler 3 figürdede aynı.hayret. alparslan türkeşin oğlunun hangi partiden vekil olduğuna bakınca çok fazla tuhaf gelmiyor.
    sadece anlamadığım türkeş niye bahçeli için bu adama dikkat edin demiş. sonuçta aynı yolun yolcusu değil mi????

Cevap Yazın


− 8 = 1

Vebdizayn tasarım