Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
YOZLAŞMANIN TOHUMLARI
11 Temmuz 2019
10:11
111 Kez Okundu

ozince

Son ayların siyasal  hayhuylarının yarattığı boğuntu içinde “SİTE”yle pek ilgilenemedim. Buna karşın hergün 200 dolayında arkadaş siteye girip kazı yapmış. Bugün siteye koyduğum yazı Varlık edebiyat dergisinin kasım 1994 sayısında yayımlanmıştı.25 yıl oluyor. ÇileTörenleri (Varlık Yayınları, 1995) adlı kitabımda yayımlanmıştı; daha sonra Yazmasam Olmazdı (Doğan Kitap, 2004) adlı kitabımda yer aldı. Çeyrek asırdır güncelliğini yitirmeyen bu yazı bu yayın döneminde Tekin Yayınları tarafından yayınlanacak olan Yozlaşmanın Tohumları adlı kitabın önsözü olarak yayımlanacak.

Tohumu olmayan hiçbir şey var olamaz!

Özdemir İnce

11 Temmuz 2019

***

ÖNSÖZ OLARAK YOZLAŞMANIN TOHUMLARI [i]

Varlık Dergisi’nin sorusu: “Son günlerde kitle iletişim araçlarında yer alan, devlet ve hükûmet adamlarının da adlarının karıştığı yolsuzluk olayları, politika dünyasında yaşanan yozlaşmanın hangi boyutlara ulaştığını bir kez daha gözler önüne serdi. Politika dünyasındaki her eylemin toplumsal yaşamımızla ilgisi pek çok konuyu etkilediği, hatta belirleyici olduğu bilinen bir gerçek. Bir başka gerçek ise, yozlaşmanın toplumsal yaşamımızın hemen her alanına hızla yayılıyor olması…

• Bir edebiyatçı olarak sizce, bu noktaya gelinmesine hangi etkenler neden oldu?

• Bu yozlaşmanın önünün alınabilmesi için özellikle neler yapılmalı?”

***

Bugünkü yozlaşmanın tohumları, Demokrat Parti’nin Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından kurulmasıyla birlikte ekilmiştir. 14 mayıs 1950 ise yalnızca Demokrat Parti muhalefetinin değil, aynı zamanda “karşıdevrim”in de iktidara geçişidir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek parti yönetiminden İkinci Dünya Savaşı sırasında iyice bunalan halk, Demokrat Parti’yi çok somut, çok acil gereksinim ve amaçları için desteklemişti: demokrasi, özgürlük, eşitlik, toplumsal ve ekonomik gelişme, çağdaş yaşam… Halk, tek parti yönetiminin, insan haklarına dayalı çağdaş demokrasiye dönüşmesini istiyordu. Halk, bu nedenle, muhalefeti döneminde ve 1950 seçimleri öncesinde bir tür sol politik söylem kullanan Demokrat Parti’nin peşinden gitti; 1946 seçimlerinde Arslanköy (Mersin) olaylarında görüldüğü gibi oy sandığını canı pahasına savundu. 14 mayıs 1950 günü Demokrat Parti’yi iktidara getiren halk, ezanı Türkçe’den Arapça’ya çevirsin, imam-hatip okullarını açsın, öğretim birliğini bozsun, Cumhuriyet devrimlerinin temellerini dinamitlesin diye bu partiye oy vermemişti; tam tersine çağdaş cumhuriyet, çağdaş demokrasi, insan hakları, toplumsal refah için oy vermişti. Ama Demokrat Parti, kendisini iktidara getiren halka on beş gün içinde ihanet etmeye başladı. Bu ihanet, politik yelpazenin ortasının sağında yer aldığı ileri sürülen partiler (Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi) marifetiyle sürdürülmüştür. Bu partiler, evrensel anlamda merkez ve merkez sağ partiler gibi, gerçekten demokrat ve liberal partiler olmamışlar, olamamışlar; ancak, bu sıfatları, aşırı sağı besleyen bedenlerini gizlemek için kullanmışlardır. Bu partiler için demokrasi “çoğunluğun diktatoryası”, kapitalizm “vahşi kapitalizm”, liberalizm ise “vurgun ve kapkaç düzeni” olarak anlaşılmıştır. Son aylarda yılan hikâyesine dönüşen özelleştirmenin, yani KİT’lerin özelleştirilmesinin geçmişi Demokrat Parti’nin 1946 parti programına dayanır: “İktisadi Devlet Teşekkülleri’nin (KİT’lerin eski adı) özel teşebbüse devri.” “KİT’ler özelleştirilsin mi, yoksa yeniden düzenlensin mi?” sorusu geride kaldığı için, biz şöyle bir soru sorma hak ve özgürlüğüne sahibiz: “Demokrat Parti, Adalet Partisi ve Anavatan Partisi KİT’leri tek başlarına özelleştirebilecek milletvekili çoğunluğuna sahip olmalarına karşın bu işlemi neden gerçekleştirmemişlerdir?”

Merkez sağ partilerin yıktığı laik ve eğitim-öğretim birliğine dayalı eğitim düzeninin tarihi gözden geçirilmeden bugünkü yozlaşmanın gerçek boyutları anlaşılamaz. Bu yozlaşma haziran 1950’de başlamıştır, ancak cumhuriyetçi, demokrat ve aydınlanmacı öğretmen kadroları karşısında başlangıçta başarılı olamamış; bu kadroların emekli olmaları, kimilerinin meslekten uzaklaştırılmaları sayesinde, 1960’ların ortalarından itibaren alabildiğine hızlanmıştır.

Bu yozlaşmada basının, özellikle büyük gazetelerin olumsuz payını unutmamak gerekir. Bir soru: halktan somut bir istek gelmemesine karşın, Kuran’ı hangi gazete promosyon olarak okurlarına vermiş, bu gazeteyi hangi gazeteler izlemiştir ve bu “din sömürüsü” kaç yıl sürmüştür?[ii] Bir başka soru: dünyanın en modern binalarına, dünyanın en modern basım olanaklarına sahip olan yazılı basının meslekî yozlaşması hangi düzeydedir?

13 ekim 1994 tarihli Fransız gazetelerinde, iletişim eski bakanlarından Alain Carignon’un (aynı zamanda Grenoble kenti belediye başkanı) “pasif rüşvet” suçlamasıyla tutuklandığını okuyoruz. Bu arada İtalya’daki “Temiz eller operasyonu”nu anımsayabiliriz. Demek ki yozlaşma bağlamında Türkiye yalnız değil.

Yozlaşmanın evrensel kaynaklarında ortak noktalar var:

• Toplumsal kurtuluş idealinin, ideallerinin yıkılıp parçalanması, ortak yazgı bilincinin sarsılması, insanları “gemisini kurtaran kaptan” olmaya özendiriyor.

• Yazı kültürü ve Aydınlanma’nın yarattığı, hümanist ve toplumsal bilinçle donanmış “birey” modeli, “görüntünün imparatorluğu”nda itibarını yitiriyor;

• “Yazı”nın yerini “sayı”, “bilimci”nin yerini “mühendis”, “felsefe”nin yerini “istatistik” alıyor.

• Evrensel aydının (entelektüelin) yerine “yuppie”, yazarın yerine “gazeteci” geçiyor;

• Devlet, gangsterizm ve polis aynı mekânda yaşıyor; yeraltı dünyasının insanları politikacı oluyor, politikacılar yeraltına iniyor.

• Toplum yığışıma dönüştükçe etik denetleme gücünü yitiriyor; yığışım kitlede hızla güçlenen milliyetçilik ve köktendincilik “gayrimeşru olan”ı meşrulaştırıyor.

“Evrensel umut”un örselenmesi “köşe dönme” yanılsamasını körüklüyor ve köşe dönen örnekler yanılsamanın yanılsamasıyla, bu modeli yaygınlaştırıyor; bunun sonucu olarak da pozitivist ahlakın yerine sözde postmodern ahlak geçiyor: yani, “Her şey mümkündür, evrensel gerçek yoktur” anlayışı.

Bu kaostan, yazı ve kâğıt uygarlığını yaşamış (yaşamakta olan) toplumların kurtulmaları belki mümkün olacak; demokratik toplum totaliter ve faşist topluma dönüşmemek için direnecek. Nasıl? Demokrasiyi güçlendirerek, bireyi ve insan haklarını savunarak, açık ve saydam toplumu onararak.

Türkiye gibi yazı ve kâğıt uygarlığı toplumu olamamış yığışımlar, pragmatik sayı ve görüntünün egemenliğinde, hızla sürüleşecekler ve bu sürülerin içindeki Führer larvaları “kurtarıcı” konumuna gelecektir.

Türkiye bu kıyametten kurtulabilir mi? Yazı ve kâğıt uygarlığı toplumu, insan haklarına dayalı, her bakımdan demokrat ve liberal bir toplum olarak kurtulabilir. Ancak, sağduyusuna güvenilen halkların yozlaşma karşısında totaliter milliyetçiliğe ve dine sığınma kolaycılığını seçtikleri, tarih boyunca çok görülmüştür. Türkiye, yozlaşmayla birlikte, yozlaşmayla iç içe böyle bir yanılsamayı yaşıyor. Tarihin bu noktasında Türkiye’nin merkez sağına çok iş düşüyor. Yozlaşmanın durması, hiç değilse (şimdilik) gerilemesi bu kesimin demokrasiyi bütün kurumlarıyla benimsemesine, onu savunmasına ve yaygınlaştırmasına, onu toplumsal yaşama yansıtmasına ve demokrasiyi halkın umuduna dönüştürmesine bağlı.

DYP & SHP koalisyonunun ilk günlerinde bunun için tarihsel bir fırsat yakalanmıştı. Ancak DYP’nin geleneksel hastalığından kurtulamaması bu tarihsel fırsatın kaçırılmasına yol açtı. Özelleştirme ve demokratikleşme ikileminde sorumsuzca goygoyculuk yapan medyanın kamuoyunu yanıltması bu fırsatın kaçırılmasını alabildiğine hızlandırdı. Demokratikleşme olmadan, gerçek ve toplum yararına bir özelleştirmenin de olamayacağını savunanları hedef tahtası haline getirmesi, medyanın ne ölçüde çağdışına düştüğünün en önemli kanıtıdır.

Fırsat çıkmışken çuvaldızı da kendimize batıralım: edebiyatın, sanatın “ortamı” bu yozlaşmadan hangi ölçüde etkilenmiştir? Bu soruyu kendimize sormak zorundayız. Edebiyat ve sanatın değerlendirme dizgelerinin bu yozlaşmadan pay almadığını ileri sürmek çok zor. Ben, kendi adıma, yazarın, uzun süredir bir yana bıraktığı aydın (entelektüel) kimliğine geri dönmesi gerektiğini düşünüyorum: onun, Voltaire, Diderot, Jean-Jacques Rousseau, Émile Zola, André Gide, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi yazarların geliştirdiği aydın-yazar kimliğine yeniden kavuşması gerektiğini düşünüyorum. Yazar, yazı ve kâğıt uygarlığının simgesi olduğunu anımsamalı ve medya egemenliği karşısında kapıldığı aşağılık duygusundan kurtulmalıdır. Yazarı ve edebiyatı onarmamız gerektiğini düşünüyorum. Yazarın, belki de, onurunu kurtarmak için bir “şeye” angaje olması gerekecektir. “Angaje” ve “edebiyat” sözcüklerinin bir kez daha yan yana kullanılması olasılığından tüyleri diken diken olacakların yüzleri gözümün önüne geliyor. Jean-Paul Sartre’ın angaje edebiyatı savunduğu Présentatiton des Temps Modernes başlıklı yazısı dilimize, ne yazık ki, çok eksik ve biraz da saptırılarak çevrilmiştir;[iii] hele gönüllü (“engagé” sözcüğünü Türkçeye çevirenler bu sözcüğün karşılığı olarak neden “güdümlü” ve “bağımlı” sözcüklerini düşünmüşler de “gönüllü” sözcüğünü akıllarına getirmemişler, anlamıyorum) edebiyatta, gönüllü oluşun, edebiyatı hiçbir zaman unutturmaması gerektiğini anımsattığı cümle hiç çevrilmemiş ve Sartre’ın böyle bir cümle yazmış olduğu anımsanmamıştır.

Politikanın, bürokrasinin, özel girişimin, banka ve paranın içinde bulunduğu durumu tanımlamak için “yozlaşma” sözcüğü yetersiz kalıyor. Fransızlar bu tür durumlarda “la corruption” (bozulma, çürüme; bozulmuşluk, çürümüşlük; baştan çıkma, baştan çıkarılma; ahlak bozukluğu; rüşvet, para yeme, para yedirme) sözcüğünü kullanıyorlar. Bu karşıtlıkların arasından “çürüme”yi seçiyorum ben.

Toplum bütün üst katmanları ve çarklarıyla çürürken; çürüme, sistemin sürekli niteliğine dönüşürken; sokaktaki oy deposu insan çürüme modeline alışıp bu modeli kendisine örnek alırken; çürüme bir yandan milliyetçiliğe, öte yandan dine sığınıp onları bir tür zırh ve mızrağa dönüştürürken; toplum milliyetçilik ve din sayesinde (yüzünden) körleşirken; aynı toplum yazılı basın ve görsel medya yüzünden akıl ve imgelem tutulmasına uğrarken, “yazar”ın kendini kıyafet balosunda sanması, durumunu giderek güçleştirmektedir. Yazar, bir kez daha rolüne karar vermek zorundadır: kralın soytarısı, meddah, kurban, sözcü, çanak yalayıcı, erkete, vicdan muhasebecisi, paparazzi… Hangisi?

Şimdi, “Yazar, ‘yazar’ olsun!” diye haykırdığını duyuyorum tinercilerin. Ama ben, “Yazar, ‘yazar’ olmasın!” demiyorum ki, ben yazar olmanın öncesinden ve sonrasından söz ediyorum. Mademki kendini kıyafet balosunda sanıyor, bu baloya hangi kıyafetle katılacak, onu soruyorum.


[i] Varlık dergisinin açtığı soruşturmaya verilen yanıt. Kasım 1994. “Yazmasam Olmazdı”, Doğan Kitap

yurduma can feda hakkında:
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Cevap Yazın


+ 9 = 11

FpsAgency