Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
BOP’ta “Tutku” günlükleri?!
16 Haziran 2019
15:13
247 Kez Okundu

hamahmut

“Mutlu bir hayat yaşamak istiyorsanız, hayatınızı bir amaca bağlayın, kişilere veya eşyalara değil!”
Einstein

OKUR SORUSU
Okur Görüş şu:
Akıltürk = Atatürk‏ @Turk_
Zaman zaman yerseniz de okumaktan vazgeçmiyorum çünkü öğreticisiniz,sadece çağın ruhuna bakış açısı olarak değil,yazılarınızdaki edebi kurgunuz,tarihi olaylardaki perspektifiniz,paylaştığınız özlü sözler,atasözleri,fıkralarınız bile öğretici.Böylesi birikim nasıl oldu,ne yapmalı?
(…)
El cevap:
Sayın Okur,
Bu soruya geçmişte birkaç kez cevap verdim, madem yeri geldi kısaca tekrar edelim:
Hayat’ım boyunca mühim, önemli, cesur, mavi kanlı vb sıfat’lar taşıyan biri olmadım.
Hiperaktif bir çocukmuşum, annem “yerinde duramazdın” diye anlatır o günleri. Ev işleri dahil, tığ’la zincir çektirmek, örgü ne varsa yaptırırlarmış ona rağmen enerjim bitmezmiş; hala aynı anda üç şey’le meşgul olarak enerji’mi yakıyorum, hasta vb değilsem.
Nitekim…
Bu sebep’ten, 3 buçuk yaş’ında annem’den harf’leri yazmayı öğrendim, eş zamanlı okumayı!
Ablam’la birlikte okul’a yazılmak istedim, boy’um kısa diye almadılar.
O okula başlayınca, onun fiş’lerini tekrar ederdim, o sırada okumaya çok hevesliydim vs.
İlkokul’a başladığımdaysa okuma yazma’da dördüncü senemdi, okul’dan sıkıldım, çok tekrar baydı diyelim.

Ki…
6 yaşında oto boyacısının yanında çırak olarak başladım çalışmaya, tiner kokusunu sevmedim, kaportacılık’a geçtim.
6 buçuk, 7 yaş’ında oku’la başladım, fakat ilkokul 1 benim için “tekrar” oldu, okul’dan çok sıkıldım.
Ne var ki, ilkokul’u okumak mecburi olduğu için okul’a gitmeye devam ettim.
Bu arada akranım bir kız çocuğu’na aşık oldum, bu sebep’ten zar zor da olsa ortaokul, lise ve hatta üniversite’ye kadar okudum.
O kız’a açık olmasam mümkün değildi okula devam etmek vs..

Nüans?!
Hem okudum hem çalıştım.
Gazetecilik 22. mesleğim, star ise sadece gazetecilik’te 19. iş’yerimdi
Soru, “nasıl sabrettin” ise cevap ortada!
O kız’a aşık olduğumda ‘sabır nedir’i öğrendim.
Seven bir gönül’ün kimseye kötülük yapamayacağını gördüm, düşünen beyin’in ise kir tutmadığını.
O kız’la evlenebilirdim ama şart’lar uygun olmadığı için geri durdum, yol’una çıkmadım, sevmek fedakarlık demekmiş, yaşadım gördüm.
Öte yandan…
Hayat aktı, zaman değişti, gazeteci oldum, sonra bir şekilde evlendim.
Olmadı, evliliği başaramadım, bu sebep’ten filozof oldum!:))
Denktaş’a, “Dünya çapında bir isim olmayı nasıl başardınız?” diye sormuştum, şöyle cevap vermişti:
“Önce bir dava’ya inanmak gerek, sonra da inandığın dava’yı çok güçlü şekilde savunmak, daha sonra savunduğun dava ne kadar büyük olur ise adın da o kadar büyür.”
Bu cevap’ı da birkaç kez burada tekrar ettim.

Hasılı:
Hayat’ımın hiçbir dönem’inde ideolojik olmadım.
Sol ya da sağ kamp’ların içinde bulunmadım.
İş hayatı’nın içinde, pragmatik olmayı, sorun’u anlatandan ziyade, “sorun çözen” olunması gerektiğini gördüm, yaşadım, öğrendim.
Hayat’ta birçok ustam / hocam oldu, bunları da yazdım, kaportacılık’tan sigortacılık’a, garson’luktan terzi levazımatçılık’ına, BİT Pazarı günleri dahil, Obuz vb.
Belki de, doğduğum an’dan bu yana, sadece bu savaş / mücadele, görev için hazırlanmışımdır, kim bilir (takdir-i ilahi).
Detay’lar lüzumsuz uzun, hikaye süreç’in içine verdiğiniz cevap’larla (nefis harp’i) alakalı!

Misal, 90′ların başı, Lefkoşa’da öğrenciyim, aynı zamanda sadece iktidar’ın geldiği bir özel lokanta’da garson’um, yine aynı zamanda iktidar gazetesinde yazar. Politika’nın iç ses’ini, söylemmetre’yi orada birebir yaşadım, güç, çıkar kavgalarını gördüm vs. Lefkoşa’dan, öğrenimimi yarıda bırakma kararı almadan önce, ki üniversite’de okuma ısrarım da o kızla alakalı, tutkulu aşk diyelim, aynı hafta içinde üç defa trafik kazası geçirdim, ölümden döndüm. Anladım ki, Lefkoşa benim için bitmiş, meslek olarak gazeteci olmuşum vs, derken İstanbul, İzmir şu bu. Sonra yeniden Lefkoşa’ya döndüm, baktım ki, kararım doğru, KKTC benim için geride kalmış. Mesaj’ları doğru okumak elzem.
Yani?!
Bazen yol tek’tir.
Çok şık varmış gibi görünür ama sen bakmayı biliyorsan yek şık’ı görürsün.
Mustafa Kemal Atatürk’ü, çocuk’ken duygular üzerinden sevdim, izinden yürüdüm.
Büyüdüğümde aklım’la sevdim, Milyon’da 1 oldum, ölmek var sürünmek var, yol’undan dönmek yok dedik, bugünlere geldik.

Yani?!
Hayatı olduğu gibi kabullendim.
Her şey sabır işi ise beklemeyi bilmek, erdem’lerden yek’i.
İdeolojik ya da dogmatik olmamak, pragmatik olmak, sorun çözücü olmak ise bir diğeri.
(Hadis) Dostunla bir gün düşman, düşman’ınla dost olacakmış gibi yaşamak hayat’ın içinde var ise Akif’in dediği gibi eski, eski olduğu için atılmaz, faydasız olduğu için atılır, yeni de yeni olduğu için alınmaz, faydalı olduğu için alınır.
Kafa’daki ‘kirli su’yu dökmeden ‘temiz su’yu almaya kalkışır ise fani, zihni bulanır vb.
Bunları da değişim’in yüksek matematik’i kapsamında birçok kez tekrar ettik.
Önyargısız.
Kurnazlık bir zeka çeşidi değil ise “işbitiricilik” gibi avantür şeyleri kastetmediğimiz anlaşılmıştır ve/veya herkes “işbitirici” ise BOP’un final sahnesi ortada vs.
Kendimden büyük’lerle arkadaşlık yaptım, bana göre çok değerli isimler tanıdım, tecrübeler’den kumbara yaptım, çok biriktirdim
Rahmetli İsmail Sivri, beni severdi, bende onu, hiçbir makama talip olmadım ama hep beni aday gösterip seçtiler, bu da benim tarz’ım demiş, öğütlemişti.
Öcal Uluç, bir olay’da kaç boyut var ise o kadar boyut’tan bakmayı öğretti.
BOP’ta geçen direniş günlerinde gördüm ki, hiçbir şey yarım kalmıyor ve/veya bir şey yarım kalmış ise ikinci devre (rövanş) yarım kalan yerden başlıyor.

Sözün özü:
Cemal Süreya olsaydım, sorunuza şöyle cevap vermek mümkündü:
“1931 yılında doğdum, 1937 yılında annem öldü. 1944 yılında Dostoyevski’yi okudum. o gün bugündür huzurum yoktur. biyografim bu kadar.”
Nüans?!
“Filin bir farenin kuyruğuna bastığını gördüğünde ‘ben tarafsızım’ diyemezsin, dersen, fare senin tarafsızlığından hoşlanmayacaktır.”
Nobel barış ödüllü Desmond Tutu
“Sana bütün bunları kim öğretti, Doktor?”
Yanıt anında geldi. “Acı çekmek.”
Albert Camus, Veba
“Ben hayatımın hiçbir anında karamsarlık nedir tanımadım.”
M. Kemal Atatürk
“Beklemeyi bilen insan her şeyi elde edebilir.”
Benjamin Disraeli
“Engeller beni durduramaz, her bir engel kararlılığımı daha da güçlendirir.”
Leonardo da Vinci
“Çömez yakınıyormuş: “Bize öyküler anlatıyorsun ama anlamlarını açmıyorsun.” Usta yanıt vermiş: “Biri sana meyveyi çiğneyerek ikram etse hoşuna gider miydi?”
Paul Brunton
“Dünyanın acı ile dolu olduğu doğrudur ama bir çok insan da bunun üstesinden gelmektedir.”
Helen Keller

Ezcümle:
Dün gece TRT Haber’de izledim.
“Ömür Dediğin” dediğin isimli belgesel’de, 99 yaş’ındaki değerli bir insan’ın, bir fani’nin hikayesi vardı.
Kendisi Bulgar Türk’ü, Bulgarca, Sırpça, Rusça, Makedonca, Hırvatça, Arapça, Osmanlıca biliyor.
1920 doğumlu, adı da Osman Kılıç.
TRT’te program yapmış, Dışişleri’nden emekli vs.
Dönemin Bulgaristan’ında, 15 yıl hapis yatıyor, casus’luktan, casus olmadığı halde, Dünya Savaşı sonrası.
https://www.haberler.com/94-yasindaki-osman-kilic-anilarini-anlatti-6435602-haberi/
https://www.youtube.com/watch?v=-UXCVZy-Epc
https://www.kircaalihaber.com/?pid=3&id_news=22658
Dönemin Ankara’sı ile Bulgarlar takas’a girene kadar da, son 2 buçuk yıl’ını her gece idam’ın infaz’ını bekleyerek geçiriyor, psikolojik işkence’yi düşünebiliyor musunuz?!
Buna karşılık, belgesel’in sonunda ne diyor!?
Yaş 99 olmasına rağmen ölüm’den korktuğunu söylüyor.
Oysaki her gece asılmayı beklemiş bir adam bunu nasıl söyler, diye sormak, sorgulamak da mümkün.
İnsan yapısı bu.

Uzun laf’ın hülasası.
50 yaş’ındayım, bir kız’ım var, işsiz gazeteciyim, Atatürkçü’yüm hepsi bu!
Daha önce de söylediğim gibi yazıp çizmek ayrı konu, asıl konu taşımak!
İnsanlığı, adamlığı, hikayeyi, davayı, kendini, aileyi, arkadaşlığı vb taşımak.
“Ya olduğun gibi ol ya da olduğun gibi görün.”
Konu okumak, bilmek, gezmek vb kadar, taşımak’tan da geçiyor; yeri geldiğinde dava uğruna “kendinden vazgeçmek” de dahil.
Not: Sayın Okur, genelde beklenen teyit edilmektir. Yerme kısmına gelince ortada bir haksızlık olduğunu düşünmüyorum. Ringe çıkan yumruk da yer, yumruk da atar. Övgü’lük bir durum var ise o konuda da cimri değilim. İlgi katkı için her daim teşekkürler. Önyargısız bakmaya özen gösteririm. Yol belli yön belli, tekrar’a gerek var mı?!
Selamlar.
HM
.
16 Haziran 2019
Hayrullah Mahmud
yurduma can feda hakkında:
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
"BOP’ta “Tutku” günlükleri?!" yazısına 3 yorum yapılmış
  1.  
    sakarya-1923

    Vata, Milket verdifiniz mucadeleyi her okunurunuz aklinin yettigince anlar ama bu kaos ve tasiyicilik icinde aile , cocuk mucafekenizi az kisi dusunur , anlar. BABALAR GUNUN KUTLU OLSUN ABİLERIN, EN ABİSİ

  2.  
    Özgürce

    TIRPAN / Fakir Baykurt
    Kitap özeti ve analiz
    Romanın konusu kitabın arka kapağından aldığımız özetle şöyledir: “Ankara‟ya bağlı bir köydür Gökçimen. Bir tepenin eteğinde uzanır. Kızlarıyla nam salmıştır. Bu köyde, çayır çimenin yeşili kızların gözüne yansımıştır. Bu yüzden “göküş‟ olurlar. Biraz büyüyüp serpildi mi, birkaç altın akçaya yaşlı ve zengin adamlara verirler sorgusuz sualsiz. Velikul‟la Havana‟nın kızları Dürü de bu köyün göküş kızlarından biridir. İlkokul beşi bitirdiği o yaz, komşu köyün, Evci‟nin ağası Kabak Musdu bir görüşte vurulur Dürü‟ye. Musdu‟nun yaşı geçkin, parası ise ganidir. Gökçimen‟den birkaç yandaş edinip kendine, çeler Dürü‟nün babasının aklını, söz alır. Söz ağızdan çıkmıştır bir kere. Dürü, Kabak Musdu‟nun ikinci eşi olacaktır. Anası karşı çıkar; Dürü kıyametleri koparır. Daha önce onunla aynı kaderi paylaşan kızlar gibi kendini asmayı düşünür. Köyün akıllı delisi Uluguş Nine karşı çıkar Dürü‟nün bu fikrine. Sevdadan yanadır Uluguş; daha da önemlisi Gökçimen‟in kızlarının kaderi değişsin ister. Ama nasıl?
    Fakir Baykurt, istemedikleri adamlara verilen kızların kendilerini asarak kaderlerine karşı koymaya çalıştıkları öykülere inat, edebiyatta devrimci tutumunu sürdürerek, boyun eğmeyi değil, direnmeyi yüceltiyor bu romanında da.” Bu romanın yazarı, toprağı saksıda gören köy romanı yazarlarından biri değildir. Annesi orak zamanı tarlada sancılanmış, eve gelip doğurmuştur yazarı. Köylü kalmasa da yazarımızın, köylü doğduğu ve köy ortamı içinde, diğer bir deyişle eylem içinde bilinç kazandığı için, köylülük silinmez bir şekilde genlerine kazınmıştır. Köy enstitüsündeki öğrencilik yılları ve öğretmen olarak atandığı köyler ayrı birer laboratuar, ayrı birer deneyimdir yazar için. Köylülerin kaderi / kadersizliği ile yazarınki sık sık kesişmiştir. Yazar eserlerinin neredeyse tamamını bu toplumsal kesime adamıştır. Yazara göre kör kuyularda merdivensiz kalan / bırakılan köylü, kör bir kader kavramına hapsetmiştir yüzyıllarca kendini; yüzyıllarca üç şeyden korkmuştur; biri Allah, biri ağa… Biri de bunlara iç içe geçen, ne getireceği, ne götüreceği bilinmeyen kader…
    Romanda, kızı Dürü‟yü, yaşlı başlı, kaplama dişli, Cinli Kamile ile evli, şiş göbek ağayla evlendirmek istemeyen ana Havana, diğer ağa yardakçısı köylüler tarafından Allah korkusundan beslenen, ağa korkusuna eklenen bu kader inancı etrafında ikna edilmeye çalışılır. Kızların kaderi daha ana rahminde iken yazılmıştır, bozulmaz, kaçılmazdır ve köylülerin dilinden ve bakış açısından romana aktarılan şu küçük hikâye de bu inancın ispatı, göstergesidir:
    “”Evvelki zamanda bir herif varmış, biliyor musun? Buna demişler: “Senin başına ev yıkılacak, ölümün bundan olacak!‟ Yıldızlamasına bakmışlar, böyle gösteriyor. “Vay, ben ev altında kalacağım!‟ diye korkup kırlara kaçmış. Yatağını otların üstüne sermiş. Gününü gecesini kırlarda geçirmeye başlamış. Dam altına uğramaz olmuş. Kartalın biri de bir tosbağa yakalamış. Takmış pençesine, uçuyor! Bir kayanın üstüne çarpıp parçalayacak, yiyecek içini! Kabak kafanın biriymiş herif. Kartal bakmış bir ak “taş‟ ışıldıyor aşağıda. Buna çarparım demiş. Nişan almış. Tam üstüne ayarlayıp bırakmış tosbağayı. Bırakınca, doğru o kabak kafanın üstüne düşmüş! İki şak olmuş kafası! Ölmüş ossaat!…‟ …‟Hani ev yıkılacaktı başına?‟ … “Cahil olduğun buradan belli! Ev yıkılacak dedim ama ille senin bildiğin evlerden yıkılması şart mı? Düşünsene, tosbağanınki de bir ev değil mi her zaman sırtında?‟ …
    “Demek öyle ha? Kaderinden kaçamıyor insan?‟” (s. 120- 121), “Pederin peder olacağına kaderin kader olsun.” s.140
    Ekinler toprağa kökleri ile bağlı ve sabit oldukları için tırpandan kaçamaz, başakları ve sapları ile keskin tırpana boyun eğerler. Yunus genç iken ölenleri; içi yanan, özü göynüyen bir ozan olarak “Göğ ekini biçmiş gibi” olmanın acısıyla uğurlar. Romanın adının tırpan olmasından bizler bu aletin, eserde, ekin biçmekten çok daha fazla ve başka bir rol üstleneceğini anlarız. Bu tırpan çiftçinin elindeki bir tırpan değil; bir zamanlar trafik terörüne dikkat çekmek için de kullanılan resimdeki gibi Azrail‟in elindeki tırpandır. şüphesiz ki çiftçinin elinde üretimin, ekin, ot biçmenin; insanlığı, canlıları doyurmanın sembolü olan tırpan; Azrail‟in elinde yok etmenin, canlıları kırmanın, ocaklar söndürmenin ya da emri Hakk‟ı ifa etmenin, kaderin tecellisinin aracı haline gelecek, korkulan, karabasanlara dönüşen hayatların, umacısı, öcüsü olacaktır. Yazarın elinde tırpan amaç ve araç işlevini koruyacak ancak sonuçları itibarıyla, Bolşevik devrimin orak, çekiç nesnesi gibi, kadın devriminin sembol nesnesine dönüşecektir. Tırpanın hikayesi neredeyse Dürü‟nün hikayesi ile başlar. Tırpanın sahibi, Girard‟ın dolayımlayıcı adını verdiği, köylülerin akıl hocası dediği, ismi bir masaldan çıkmış olan Uluguş Nine‟dir: “Masalda, bir takım zengin beyler, yoksul bir kadını kaçırmışlardır ve kahyalara da çocuğunu götürüp kesmelerini emretmişlerdir. Ama bir ulu kuş çocuğu kapar anasına götürür ve beyleri de öldürerek kadını onların elinden kurtarır. Kadın iyi bir çobanla evlenir ve mutlu olur.” Tırpan, Uluguş adı gibi Nine‟ye kocasından miras kalmıştır ve roman boyunca hem kayıptır hem de aranır: “Kör olası bir tırpanım vardı evde; çayırlar biçilirken biri aldı gitti, geri getirmedi!” (s. 60), “Yer yutası tırpanımı hala bulamadım komşular.” (s. 83), “Çare yok; arayıp tarayıp eski tırpanımızı bulmak zorundayız!” (s. 84), “Kör olası tırpanı bulamadım!” (s. 111), “Tırpanımı! Tırpanımı bulamadım ay Kabak Musdu!” (s. 114), “Benim cavır tırpanı aramadık yer bırakmadım!” (s. 150) “Bir kırık tırpanım vardı.” (s. 282)
    Tırpanın yitik olduğu süreçte Dürü, kaderin ördüğü ağlardan kurtulabilmek için çırpınmış; tematik güç ve karşı güç grupları arasında çatışma ve kaçma, kovalamacalar cereyan etmiş, nihayetinde ağa, Dürü‟nün babası Velikul, jandarma ve bir kısım köylünün oluşturduğu karşı güç grubu duruma hâkim olmuş, Dürü jandarmaların beklediği bir evde, Kabak Musdu‟ya teslim edilmek üzere gözetim altına alınmıştır. Çarelerin tükendiği, tükendiğinin sanıldığı bir andır. Başını Uluguş Nine‟nin çektiği, köyün kızlarının, Koca Linlin‟in, Dürü‟nün anası Havana‟nın, Dürü‟nün erkek kardeşinin, bir kısım köylünün, yani benimsenmiş değerleri temsil eden tematik güç grubunun, yenilmiş ordular kadar ezik, çaresiz, tükenmiş, tıkanmış olduklarını hissettikleri anda tırpan bulunur. “‟Ben de tırpanımı buldum, Koca Linlin!‟ Okşadı elindekini. Biraz paslı bulunan tırpan. Eğri biraz.” (s. 310) Tam bu nazdan nazik anda tırpanın sahneye çıkarılması, üstleneceği rolün ne olduğunu bir kez daha düşündürür okura. Bu rol için tırpan küflenmiş, paslanmış ve biraz da eğridir. Bu nedenle işinin ehli, inceci, Demirci Acara‟ya doğrultulması, bileylenmesi için gönderilmelidir. Öyle de yapılır. Uluguş Nine tırpanın hazır olması için acele etmektedir. Demirciye de acele ettirir. Tırpanın iki yanına da yiv verilir, hançer gibi yapılır (s. 318) ve tırpan Uluguş‟un hediyesi olan bohçanın içinde Dürü‟nün çeyiz sandığına girer. Aslında Dürü‟nün sandığına giren Uluguş ninedir: “Tırpanı Acara‟ya verip düzdüren benim! Tırpanın kendisi benim. Ben Dürü‟nün sandığına girdim.” (s. 338) Tırpan, Uluguş Nine‟nin ve Dürü‟nün kimliğinde, ezilmiş, yok sayılmış kadının ruhunu ve öcünü, zamanı gelince salıvermek üzere içine hapseden bir semboldür. “Ġrade ve özgün eylem tasarımlarından yalıtılmış insan, epistemik anlamda postulata dönüşmüş birey demektir. Bu “yokkişi‟ler”den sayılan ve sanılan Dürü, sonunda “Aldık kızınızı, şeytan görsün yüzünüzü! der gibi…” (s. 342) alınır ve “Bu gece benim geceeem!…” (s. 345) diyen ağanın koynuna girmesi için hazırlanır. Eğlencenin dozunu kaçırmış, sevinmeyi abartmış, çok içmiş olan ağa, sızmış bir vaziyette zifaf yatağında yatmaktadır. Dürü tırpanı çeyiz sandığından çıkarır, küçük bir karasızlıktan sonra ağaya iyice sokulur: “Tırpışı (tırpan) doğrulttu. Ala aydınlıkta basıverdi birden. Basıverdi iki eliyle! Var gücünü topladı. Birden iki parmak girdi tırpış. Saniyenin yüzde birinde. Girip, durdu. Var gücüyle yeniden yüklendi. Topuzuna kadar gömdü tırpışı! Bastı. Kanı büngüldedi. Süzüldü yatağa. “Bööö!‟ diyecek oldu uykusunda. Diyemedi. Bir eliyle hemen çaput bastı ağzına. Bastı yerleştirdi. Sonra burktu. Kanı büngüldüyor habire! Ayakları atıyor durmadan. Koca gövdesinin içinde durmadan kıvranıyor.” (s. 349) Burada tırpan yerine tırpış denmesi, kutsal amaca hizmet eden bir nesneye duyulan muhabbeti gözetmek, bu aleti / sembolü, bir cinayet değil adalet aracı olarak sevimli göstermek içindir.
    Sonuç: Dürü romanın bu sahnesine kadar bir kurban iken birden bir kasap, maktul değil katil, canını veren değil, can alan, edilgen değil etken olur. Yazar, Dürü‟nün cinayet işleyebilecek kadar gözükara, soğukkanlı oluşunu yalnız Uluguş Nine‟nin kışkırtıcılığı ile değil, uğradığı ruhsal ve uğrayabileceği cinsel tecavüzler ile de açıklar. Sosyal bilim araştırmaları erkeklerin en müzmin / kalıcı, tarihsel korkularının hadım edilme, erkekliğini yitirme; kadınların ise tecavüze uğrama korkusu olduğunu ortaya koymuştur. Dürü, düğün öncesi kumaşla dürülüp verilen ve adına dürü denilen hediyeler gibi, nesneleşmiş, ruh dünyasına; duyguları, istekleri, rızası gözetilmeyerek tecavüz edilmiştir. Bu, bedenin tecavüze uğramasından daha hafif, daha az kötü bir suç değildir bu ama tecavüzler henüz yeni başlamıştır. Bir “ayı ile evlenmeyi” Kabak Musdu‟ya tercih eden Dürü, karabasanlarla rüyalarında, kötü hülyalarla uyanıklığında ağanın altında ezilmekte, ellerinde çırpınmakta, bir tecavüz kurbanı olarak kahrolmaktadır: “Dürü, susuyor öyle. Öyle kanıyor içi. Kanları altına altına süzülüyor. Kimse göremiyor. Ağzının içi acı. Gözleri yanıyor. Sık sık dalıyor. Dalarken dalarken, Evci‟de Kabak Musdu‟nun evinde, hayat süpürür oluyor. Kabak Musdu hayatın yazlığına oturmuş oluyor. “Bir sade gayfa yap bana evik çabuuuuk!‟ diyor. Dudakları şişik. Kaplamaları paslanmış. Kahveyi yapıp götürüyor. “Buyur!‟ Bileğinden kapıyor kahveyi alırken. “Gel Göküş Yavruuuu!…‟ diyor. “Gel!… Kız iken çok naz ediyordun! “Varmam o Şişgöbek‟e, asılır, ölürüm, varmam!‟ diyordun. Ben biliyordum önünde sonunda inadından döneceğini. Dönüp benim kollarıma atılacağını. Gel bakayım şöyle… Ver bakayım dudaklarını dudaklarıma…‟ Dilini alıp emiyor. Kokuyor kaplamaların pası. Pastan başka bir koku daha var. Dayanılacak gibi değil. Sonra bırakıyor dilini. Ağzının sarı pis suları, Dürü‟nün ağzında kalıyor. Gidip tükürmesine bırakmıyor. Boynunu, gerdanını öpmeye geçiyor. Yutuyor Dürü, Şişgöbek‟in sularını. Kusacak gibi oluyor. O durmadan öpüyor gerdanını, göğüslerini. Öpüp yalıyor. Ter içinde kalıyor Dürü. Kaçmak istiyor. Bırakmıyor. “Dur daha, daha dur! Şimdi içeri geçip yatacağız seninle!… Dur daha!… Yatacağız daha, bak yatacağız!…‟” (s. 161) Bir kadınla rızası dışında girilen her cinsel ilişki hatta bir kadınla para karşılığında girilen cinsel ilişki bile en hafif tarafından bir tecavüzdür. Gönülsüz evlilikler süresince, kerhen / istemeyerek yaşanan cinsel ilişkiler, kadının içine düştüğü en eski ve eskimeyen korkusu olan tecavüze uğrama korkusunu sonsuz kere çoğaltır. Böyle bir hayat, ölüp ölüp dirilmenin, yanıp da küllerinden yeniden doğmanın, sürekli, ötelenemez ve ertelenemez bir işkenceye maruz bırakılmanın, Promete sendromunun adı ve karşılığı olur ki bu melun ve menfur durum ve tutum, romancı tarafından oluşturulan metnin hem yüzey hem derin yapısında zımnen ve alenen kargışlanır. Yüzyıllardır insanlar işlerinin düzelmesi ya da uz gitmesi için Tanrılarına kurban sunarlar. Birinin çok sevdiği bir varlığı, çok sevdiği ya da korktuğu başka bir varlığa kurban vermesinin örneklerinden biri de, bir insan olmasına rağmen Hz. İsmail‟dir. Sanat bağlamında değil mitos bağlamında okuduğumuzda Dürü, işlerinin iyi gitmesi, başlık parası vs. nedenler için babası Velikul tarafından Kabak Musdu‟ya verilen bir kurbandır. Eğer Dürü kaderine boyun eğmiş olsaydı, kurbanlığı kabul etseydi kan akıtan değil kanı akıtılan taraf olacaktı: “Zifaf gecesi bir kızın bikrinin giderilmesi onun kızlığa ölmesi ve kadın olarak yeniden doğması demektir. Başka bir deyişle, cinsel olgunluğa geçişi simgeleyen törensel bir ölümdür bu. Dürü‟nün de ilk gece Musdu tarafından mundar edilerek kanının akması ve böylece törensel bir ölümden geçmesi gerekir. Karabasanlarında yatakta sırtüstü yatan Dürü idi ve üstüne çıkarak onu mundar eden de Musdu. Ne ki, romanın bu son epizodunda durum tersine gerçekleşir. Zifaf gecesi sarhoş olup, yatakta hemen sızan ve sırtüstü yatan Musdu‟yu Dürü, böğrünü tırpanla deşerek öldürür ve yatağa Dürü‟nün değil Musdu‟nun kanı akar.”Tırpan asli değil tali bir görevle, yapılış amacı dışında kullanılarak bir cinayet silahına dönüşmüştür. Okur, zihninde beliren “Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir.” Buyruğu ve eleştirisi ile Dürü‟nün haklılığı ve aklanması arasında bocalamaz. Çünkü romanda geçmişten bu günlere değin gelen pek çok kurbandan bahsedilir. Gökçimen köyünün pek çok genç kızı, geçmişte varlıklı ve göbekli ama sevmedikleri adamlara verildikleri için kendilerini asarak intihar etmişlerdir. Toplumun hafızasında bu çarpık düzenin bir kurbanıdır bu hikâyeleri uzayıp giden, isimleri değişen ama kaderleri değişmeyen kızlar. Dürü, taptaze hayalleri ölümle ya da ölümden beter bir hayatla solan nice genç kızın ruhuna da bürünmüştür.
    Salim DURUKOĞLU
    Kısaltma ve derleme; O. Eren

    •  
      lalenur

      Sn Eren sağolun, yılar önce okuduğum bu romanı bana yeniden hatırlattınız. Kitabı okumaya başladığımda “tırpan”ın ne işe yarayacağını anlayamamıştım. O zamanlar daha ‘Perde açıldığında duvarda bir tüfek varsa mutlaka oyunun sonunda patlar’ deyişini bilmiyordum. :) Tırpan’ın Dürü’nün elinde ‘Tırpış’a dönüşmesi bir anda o tırpana yakınlık duymamı sağlamıştı. Artık o tırpan değil, Dürü’nün tırpışı idi. Günlerce beynimden tırpış kelimesi gitmedi. İsyanın, direnmenin en saf, en sade halini simgeliyordu TIRPIŞ. Nerede o eski romanlar, okuduktan sonra beyninizde yankıları kalırdı. Ne yazık ki Türkiye’de roman da bitti. :( Ya da ben o romanlardan uzak kaldım. Fakir Baykurt, Orhan Kemal ve diğerleri, ne yazık ki yoklar. Tekrar teşekkürler.

Cevap Yazın


1 × 6 =

FpsAgency