Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Med & Cezir?!
06 Aralık 2018
17:45
90 Kez Okundu

hamahmut

“He did it because he did not know it was impossible!”
“İmkansız olduğunu bilmiyordu, o yüzden başardı!” 

Harvard Business School’da öğretilen bir özdeyiş.

SÖYLEMMETRE
Haber şu:
Huawei’nin CFO’su tutuklandı
Huawei’nin sahibi Ren Zhengfei’nin kızı ve şirketin CFO’su Meng’in ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını delmek suçlamasıyla 1 Aralık’ta Vancouver kentinde tutuklandığı bildirildi. Açıklamada, ABD yönetiminin talebi üzerine tutuklanan Meng’in 7 Aralık Cuma günü ilk duruşmasına çıkmasının planlandığı bildirildi. Meng’in ABD’ye iade edilmesi durumunda ise New York eyaletinin Doğu Bölgesi Mahkemesinde yargılanacağı öğrenildi.
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/son-dakika-huaweinin-cfosu-tutuklandi-41042342
(…)
Kontr’Haber şu:
Europol: Uyuşturucu çeteleri Avrupa’yı tehdit ediyor
Avrupa Polis Teşkilatı Europol uyuşturucu suçlarının Avrupa için tehdit oluşturduğunu duyurdu. Uyuşturucu ticaretinden her yıl Avrupa’da on milyarlarca Euro kazanılıyor. Europol Genel Müdür Yardımcısı Wil van Gemert uyuşturucu üretim, arz ve ticaretinin giderek artacağını söyledi. Van Gemert Avrupa’daki en büyük “suç pazarının” uyuşturucu ile bağlantılı olduğunu belirtti. Europol’un tahminlerine göre Avrupa’daki 5 bine yakın suç örgütünün üçte biri uyuşturucu ticaretiyle milyarlar kazanıyor. Söz konusu örgütlerin yıllık cirosunun 24 milyar Euro’yu bulduğu tahmin ediliyor. Hollanda’da 19 milyar euroluk sentetik uyuşturucu satılacağını tahmin ettiklerini söyledi.
https://www.dw.com/tr/europol-uyu%C5%9Fturucu-%C3%A7eteleri-avrupay%C4%B1-tehdit-ediyor/a-46596933
(…)
Yorum şu:

AB köprüsü çöktü.
Real Politik: Trump.
Nüans?!
Adım adım 28 Şubat güneş’i.
Yani?!
Huawei piyasa’ya ürün sürecek ise mevcut “yüksek siyaset” matematik’i üzerinden sürecek.
Başka?!
Narko dünya’da da su’yun yolu değişti.
İsrail / İran makas’ı çerçevesi’nde, mevcut yapı’yı ayak’ta tutan bir başka damar kesildi.
Damlaya damlaya göl olur ise real politik ortada:
Erdoğan’ın gidiş süreç’i kapsamında finansman hazır.
Finansman diğer yön’ü ile de hazır.
Hasılı:
BOP çerçevesi’nde yükselen siyasal islamcı bir çizgi, güneş görmüş kar’topu gibi eriyor.
Ezcümle:
Acem Harp çerçevesi’nde açılan vade doldu.
Kayan eksen kapsamında, med & cezir.
https://odatv.com/5-ulkede-mafya-operasyonu-05121855.html
Nokta.

Arşiv’den…
Başyazar supleksi?!
Bir Alman atasözü şöyle der:
“İki şey halkın gözü önünde yapılmaz. Biri koalisyon pazarlığı, bir diğeri de sosis!”
Benzer bir ‘Çin Atasözü’ne ise Ali Rıza Bozkurt’un kitabında rastlamıştım.
O da şöyleydi:
“İnsan iki şeyin yapılmasını seyretmemelidir. Birisi sosis, diğeri ise kanunlardır. Her ikisi de mide bulandırıcı aşamalardan geçer.”
Bu satırları DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’in, Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’e söylediği “Önce Apo’yu asalım, sonra idam cezasını kaldıralım” sözleri bağlamında yazıyorum.GÖNÜLDEKİ NİYETÇiller, muhalefetteki bir partinin lideri olarak, fırsatı kaçırmamış… Kamuoyunun duygu tellerinin üstüne bastıran bir açıklama yapmış…
Uluslararası hukuk ve Türkiye’yi bağlayan anlaşmaları yok sayan bir demeç bu! Frenklerin “wishfull thinking” dedikleri türden…
Gönüldeki niyeti ortaya koyan…
Ajite edici bir açıklama bu!..
Oysa…
Ekonomik darboğazdan geçildiği, yılların yanlış politikalarının bedelinin ödendiği bir dönemde… Türkiye’nin böylesi duygu yüklü konuşmalara değil, soğukkanlı değerlendirmeler içeren beyanatlara ihtiyacı var.
Birinin bunu DYP liderine hatırlatması gerekiyor.
Yoksa…
İş hamaset boyutunda kalacaksa, onu MHP çok iyi beceriyor…
Bu bakımdan vakanın adı “Apo” olsa bile soğukkanlı olmak şart.
Onun için bu tür hadiselere, “Başyazar duyarlılığı”nda yaklaşmak gerekiyor…
Belki de…
Usta yazar Güngör Mengi’nin “SABAH Diyor Ki” başlığı altında, çoğu zaman kaleme aldığı yazılarda olduğu gibi…

GECEYARISI SOHBETLERİ

Rahmetli Teoman Erel’den dinlemiştim:
Milliyet’in ilk yıllarında kurucusu ve başyazarı Ali Naci Karacan’ın çevresinde kuvvetli bir yazar topluluğu varmış…
Peyami Safa, Cemil Cahit Cem, Refi Cevat Ulunay, Reşat Ekrem Koçu gibi …
Ve yazı işleri kadrosunda da rahmetli Abdi İpekçi…

Geleceğin büyük yöneticisi…
Zaman daha yavaş akarmış o dönemlerde…
Milliyet sadece İstanbul’da basıldığı için, son haberleri de almak düşüncesiyle sabahlara kadar beklenildiği günler de olurmuş…
O saatlerde, gazetenin üstatları arasında, gençlerin büyük ilgi gösterdiği ve istifade ettikleri edebi ve mesleki sohbetler de yaşanırmış.
İşte o sohbetlerin birinde Peyami Safa, Ali Naci Karacan’a sormuş; “Ben güzel fıkra yazıyorum. Niçin başyazı yazmayayım?” diye…
Karacan da bunun üzerine, usta yazara şu cevabı vermiş:
“Başyazı ayrıdır. Başyazı yazanın supleksi kuvvetli olmalıdır. Olaya soğukkanlı bakmalıdır. Sen edebiyattan geliyorsun. Güzel fıkra yazıyorsun ama duyguların ve tepkilerin kuvvetlidir. Başyazar supleksi gösteremezsin.”

GERÇEK OLAN

Bu bakımdan…
Adına Apo denen adamın ne olduğu ortada…
O’nu bir mendil gibi kullanıp atan Batı’nın cibiliyeti de…
Bu nedenle Türkiye’nin değişmesi ve dönüşmesi yolunda atılan adımlar sekteye uğramamalı…
Uğratılmamalı!..
Bunun AB’ye girip girmemekle hiçbir alakası yok…
Çağın ruhunu yakalamakla alakası var…
Yükselen değerleri, üretim ve yaşam kalitesini, modern zamanların en insani vitrinini yapmakla alakası var…
Medeni bir ülkede idam cezası olmamalı diyorsanız, bunu şarta bağlamanın bir mantığı yok!
Kaldırırsınız olur biter…
Ama, bunu bir pazarlık ve şantaj konusu olarak kullanacaksanız… O zaman da sosis ve koalisyon pazarlığında olduğu gibi kamuoyunun gözü önünde yapmayın yeter…
Çünkü insanın içi kalkıyor…
İstifrar edesi geliyor…
İdam etmek yerine, Apo’yu hakettiği cezaevine gönderin yeter…
Ne o öyle bir kuş sütü eksik adamın…
Yediği önünde yemediği arkasında…
Hastalanacak diye ödü kopuyor Ankara’nın…
“Kazara ayağı kayıp, başını bir yere vursa, Avrupa’ya ne deriz?” diye…
Onun için bırakın asıp asmama tartışmalarını bir yana, şunu gerçek bir hücreye tıkın yeter…
Layık olduğu koşullar odur…
Son söz:
Aklın yolu; “Apo’yu asmak, yüceltmektir” diyor…
http://arsiv.sabah.com.tr/2002/02/21/editor.html

Kuzey Dakotalı David

İki ay önce vizyona giren “Deli Yürek” filminden birkaç enstantane…
Yusuf rolünde oynayan Kenan İmirzalıoğlu, Gaffar Okan suikastine karıştığına inandığı Kasap Hasan adında birini aramaktadır…
Diyarbakır’da askerdeki komutanı (Selçuk Yöntem) Bozo ile karşılaşır…
Aralarında şöylesi bir diyalog geçer:
“Burası Mezopotamya. İlk kardeş kanı burada aktı. Kabil, Habil’i burada öldürdü. Bu topraklarda herkes mazlum. Yıllarca devletin gülümseyen yüzünü görmemiş buradaki insanlar. 100 milyar dolarlık eroin, esrar rantından faydalanmak, uranyuma el koymak için burada gizli servisler fink atıyor. Biz nice koynunda haç taşıyan Dakotalı imam gördük buralarda.”
Bunun üzerine Yusuf, komutanı Bozo’ya soruyor:
“Dakotalı imam mı?” diye…

DELİ YÜREK

Komutanın cevabı net:
“Yıllar önce gelip yerleşiyorlar bu bölgeye. Biz burada PKK’ya yardım eden, boynunda haç taşıyan çok Dakotalı imam gördük. Bunlar da ABD derin devletinin yetiştirdiği kozmik bilgilerle donatılmış askerlerden sadece biri. Bunların yüzü bizim Kürt’lerin yüzüne çok benzer. Ana dili gibi Kürtçe konuşurlar. Lehçe farklılıklarını kullanacak kadar iyidirler. Onun için dün savaştığımız Abdullah’tı, bugün Hizbullah. Abdullah’la işleri bitince paketleyip bize teslim ettiler, şimdi Hizbullah’ı başımıza bela ediyorlar.”
Filmde komutan, Eşref Bitlis’ten Gaffar Okan’a dek birçok suikastın arkasında bu yabancı güçlerin olduğunun altını çiziyor…
Eşref Bitlis’in “Türkiye’ye rağmen Kürt devleti kurulamaz” dediği için öldürüldüğünü iddia ediliyor…
Filmde, askerlikten şerefsizlik yüzünden atılmış, Şeref adında bir albay portresi de var… Amerikalılar’la işbirliği yapan, vatanını satan, aşağılık bir subayın portresidir bu…
Filmin ilerleyen karelerinde Kasap Hasan diye aranan kişinin Kuzey Dakotalı David olduğu ortaya çıkıyor… Bu CIA ajanı kişi, aynı zamanda, Hizbullah’ın Diyarbakır Bölge Sorumlusu’dur…
Türkiye üzerine oynanan kirli oyunlar…
İlk defa bir filmde, bu kadar net olarak ortaya konulmuş…
Gerisini nasılsa filmde izlersiniz…
Ben de filmi, adından dolayı, başta izlemekte tereddüt ettim.
İzleyince, tereddüt etmekle ne büyük yanlış yaptığımı anladım…

PETROL OKYANUSU

Ki…
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Zeki Çakan’ın, Kurban Bayramı müjdesi olarak, Diyarbakır’da açılan bir kuyuda, Arap ülkelerindeki kalitede petrol bulunduğunu açıklaması da filmde verilen mesajı doğruluyordu.
Ardından…
“Türkiye’de zengin petrol kuyuları var” diyen Hava Kuvvetleri Komutanı Cumhur Asparuk’a, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün sunduğu rapor medyaya yansıdı.
Raporda, Türkiye’deki petrol kaynaklarının maddi değerinin yaklaşık 2 trilyon dolar olduğunun altı çiziliyor.
Şöyle ki:
“1995-1999 arasında, TPAO sondaj masrafı olarak 7 milyon dolar harcadı. Bir sondaj kuyusunun masrafı 2 milyon dolar. Yani yıl başına bir kuyu dahi düşmemektedir. TPAO kurulduğu 1954′den 1997′e kadar sadece 54.23 milyon ton petrol üretti. Tüketimin yıllık 28 milyon ton olduğu göz önüne alınırsa TPAO’nun 43 yılda ürettiği petrol, yıllık tüketimin sadece 2 katı. Oysa aynı TPAO sadece Mısır’da yaptığı çalışmalara 17.9 milyon dolar harcadı.”
Aygün’ün, Asparuk’a verdiği raporda, Shell görevlisi Antony Hages’in hayli dikkat çekici şu sözleri de yer alıyor:
“Petrole ilgilenen herkes bilir ki, Türkiye bir petrol okyanusunun üzerinde oturuyor!”
Nitekim…

ALTIN GİBİ ÜLKE

https://en.wikipedia.org/wiki/London_Has_Fallen
http://www.bbc.com/turkce/ekonomi/2015/04/150410_ingiltere_petrol
21 Ocak günü “Altın gibi ülke” başlıklı yazımda da Türkiye’nin yeraltı ve yerüstü zenginliklerine değinmiştim.
Enerji Bakanlığı verilerine göre Türkiye’nin potansiyel maden ve enerji hammaddelerinin değeri 2 trilyon 180 milyar 22 milyon doları bulduğunu yazmıştım.
Bu rakam, Türkiye’nin Haziran 2001 sonu itibariyle 11.9 milyar dolar olan dış borcunun 19…
2001 yılı için 63.2 milyar dolar olan bütçesinin ise 32 katı kadar.
O yazımda Cumhur Paşa’nın, “Dünyanın en zengin altın rezervi bizde. Ama çıkarılamıyor. Çünkü Türkiye’ye altın ihraç eden Almanlar lobilicilik yapıyor” sözlerine de yer vermişim.
Görünen o ki, “Türkiye, varlık içinde yokluk yaşıyor!”

Ya da birileri Türkiye’nin “Varlık içinde yokluk yaşayarak” kucaklarına düşmesini istiyor.
Bu bakımdan, altın değerinde bu ülkenin kıymetini bilelim…
Deli Yürek filmindeki komutanın dediği gibi “Bunun için önce vatandaşın devlete, devletin de vatandaşa güvenmesi gerekiyor!”
Neticede, kim kullanırsa kullansın terör, fırlatıldığında mutlaka sahibine dönecek bir bumerang’dır.
11 Eylül bunun ön önemli kanıtı değil mi!
Bir de içimizdeki “Kasap Hasan” ya da “Dakotalı David”lerin oyununa gelmememiz şart…
Son olarak…
Bizim meslekte de İlker Sarıer’in tabiriyle söyleyecek olursak…
“Doğan görünümlü Şahin”lerden o kadar çok var ki!
Belki de temizliğe, öncelikle onlardan başlamak gerekiyor…
http://arsiv.sabah.com.tr/2002/02/26/editor.htmlDoların cilvesi

Arjantin’in krizden önceki Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Domingo Cavollo, CHP’den Bülent Tanla’ya “IMF, Derviş’in sırtını sıvazladı, bana kapıları kapattı” diye dert yanıyor.
Cavollo’nun gıpta ettiği Kemal Derviş ise bugün ABD’nin Türkiye’ye verdiği destek sayesinde, IMF’ye yeni bir niyet mektubu sunuyor.
Cavollo’nun Arjantin’i gözden düşerken, Derviş’in Türkiyesi’nin yıldızı parlıyor.
Bu çelişki için “Kaderin cilvesi” tanımlamasının ötesinde neler söylenebilir…

ARJANTİN AĞLAMA BANA

Popülizmin tanrıçası Eva Duarte Peron’un hayatını beyaz perdede canlandıran Madonna, Alan Parker’ın yönettiği “Evita” filminde, bugün Arjantin’in yaşadığı paradoksu şöyle seslendiriyordu:
Arjantin ağlama bana…
Sıradan biriyim, önemsizim…
Bunca ilgiye ancak halkımın…
Layık olduğu kadar layığım…
İzle beni sadık halkım…
Ölme sıran gelince…
Hatırlarsın…

Ki…
Bugün adına ağıtlar düzülen Arjantin, gerçekten de ağlanılacak bir ülke değildir.
Güney Amerika’da, 2 milyon 750 bin metrekarelik bir yüzölçüme sahiptir.
37 buçuk milyon nüfuslu bir ülkedir Arjantin…
1816′da İspanya’nın sömürgesi olmaktan çıkarak bağımsızlığına kavuşmuştur. Yönetim şekli federal cumhuriyettir… Arjantin’de 23 eyaletteki yerel yönetimler geniş yetkilere sahiptir. Yüzde 96,2 gibi yüksek bir okur-yazar oranına sahiptir.

TÜRKİYE & ARJANTİN

Bu oran Türkiye’de yüzde 85′tir.
Petrol başta olmak üzere zengin doğal kaynakları, 15 milyonu bulan işgücü, kişi başına 7.900 dolarlık milli geliri vardır.
Aynı dönemde Türkiye’nin milli geliri 3.120 dolardır.
Satın alma gücüne göre düzeltilmiş 476 milyar dolar tutarındaki toplam milli geliriyle önemli bir ekonomik güçtür.
Türkiye’de bu oran 444 milyar dolardır…
2000 yılında 27 milyar dolar ihracat ve 25 milyar dolar ithalat gerçekleştirmiştir. Dış ticaretinde ihracat ve ithalatın ortalaması ilk sıraları yüzde 25 ile AB, yüzde 23 ile Brezilya ve yüzde 17 ile ABD almaktadır.

Oysa…
11 Eylül öncesine dek gazetelerin ekonomi sayfalarında “Mucizeler” başlığı altında adından övgüyle bahsedilen ülkelerden biriydi Arjantin…
Parmakla işaret edilen, Türkiye’ye örnek gösterilen bir ülke konumundaydı.
Gıpta edilen bir başarı grafiğine sahipti…
Art arda uyguladığı şok politikalarla başarılı olmuştu…

ARJANTİN MUCİZESİ

Şöyle ki:
1975′te yaşadığı krizden sonra enflasyon rakamı yüzde 100′ün üzerine çıkmış…
1977-80 arasında uygulanan liberal politikalarla ülkenin dış borcu artmıştı…
1981 yılında ülkenin en büyük iki bankasının iflasıyla finansal sistemin çöküşünü yaşamış…
Paranın değerinin düşmesiyle, özel sektörün kredi yükü ağırlaşmış…
Yatırımlar yavaşlamış…
Enflasyonun çok altında kalan kamu çalışanlarının ücretlerinin ayarlanmasıyla bütçe açığı daha da artmıştı.
Bunun üzerine Hükümet, şimdi yapmadığı devalüasyonu, 1981′de yaparak, ekonomiyi iyileştirmeye çalışmıştı. Dolar-Peso karşısında yüzde 364 değer kazanmış…

Ancak…
Enflasyon yüzde 210′a fırlamıştı…
Devalüasyondan kaynaklanan bütçe açığını kapatmak için hükümet kamu hizmetlerine Türkiye’de olduğu gibi art arda zam yapmaya başladı…
Böylece 1983′de enflasyon yüzde 200 rakamlarına ulaştı…
Değer yitiren Peso ile ülkenin ihracattaki rekabet gücü artarken, pahalıya mal olan ithalatta çarpıcı düşüşler yaşandı. Bu durum ise ödemeler dengesinde ticaret fazlası yarattı.
1981-84 yılları arasında hükümetin aldığı önemler, kamu harcamalarını kısıp, vergiler yoluyla gelirleri artırma yönündeydi…

Fakat…
Bu yöntem, enflasyonun ve faiz oranlarının artmasına, yatırımların azalmasına neden oldu. Bu durum ise Arjantin’in uluslarası finansal kurumlardan kredi bulma şansını azalttı.
Bunun üzerine Arjantin’de kaynayan kazan yine kapak tutmaz olmuştu.
Ekonomide Peso’ya karşı duyulan güvensizlik, Arjantin halkının dolara yönelmesine yol açtı.
Finansal piyasalar iyice zayıfladı. 1985′te aylık yüzde 24′lere varan enflasyon karşısında Arjantin, hemen art arda yaptığı hamlelerle bir şok ekonomi politikası uyguladı.

MUCİZENİN SIRRI

Bu politikaya göre…
Ücretler ve fiyatlar kontrol altına alındı…
Mali ve para politikaları yeniden belirlendi…
Arjantin Pesosu’nun yerine Austral adı verilen yeni bir para birimi geliştirildi. Bir Austral bin Peso’ya eşitlendi. Bu yöntem ekonominin düşen enflasyondan mağdur olan kesimleri için uygulamaya konuldu.
Sonrasında…
Hükümet, para basıp bütçe açığını kapatmak yerine, dış borçlanma yoluna gitti.
Dışarıdan borç para buldu…
İşte bir dönem “Arjantin mucizesi” diye adından bahsedilen ekonomik mucizenin ardında bu gerçek vardı…
Düşen enflasyon, doların karaborsa ve resmi kuru arasındaki farkın çok az olması da bu başarıyı pekiştirdi…
Ya bugün?
O para gelmediği için adına methiyeler düzülen Arjantin’e ağıtlar yakılıyor…
ABD’nin borç para musluklarını açacağı sinyalini verdiği Türkiye ise 11 Eylül sonrasında, konjonktürün dayatması ile global piyasalarda tavan yapıyor.
Bu bakımdan…
Kalıcı mucizeler yaratmanın yolu, dışarıdan borç para alıp çarçur etmekten değil…
Üreten bir ekonomiden geçiyor…
Yoksa, Türkiye de Arjantin’in akibetini Cavollo’nun deyişiyle yakın gelecekte yaşayabilir…
http://arsiv.sabah.com.tr/2002/01/18/editor.html

Temel çelişki

Başbakan Ecevit, büyük bir heyetle ABD’de…
Türkiye’nin yakın geleceğine damgasını vuracak önemli görüşmeler yapıyor…
Bu anlamda Sakarya Üniversitesi’nden Olcay Kayıkçı, bugünkü Sabah’ta yayınlanan “Okuyucu Mektupları” köşesinde, Türkiye’nin yıllardır yaşadığı temel çelişkiyle ilgili olarak şu saptamaları yapıyor:
“Türkiye için seve seve kampanyası, yapılan indirimler vs. bence günü birliktir. Salt bu eylemle hiçbir ilerleme kaydedilemez. Kendimizi kandırmaya hiç gerek yok. Ülkede yatırıma önem verilmediği, üretime kanalize olmadığımız sürece hiçbir adım atamayız.
İhracat olmadan refah ve canlanma beklenemez. Gerçi yatırım için verilen kredi ve teşvikler yatırıma kanalize oluyor mu? O da tartışılır. Çünkü verilen krediler yatırıma değil de, repo ve faizde değerlendiriliyor. Bu görüş bütün yatırımcılar için geçerli olmasa bile yapanlar çoğunlukta. Umarım 2002′de her şeyin kıymetini anlar ülke yararı için çalışırız.”
Sayın Kayıkçı’nın bu görüşlerine katılmamak mümkün değil…

PARA SPEKÜLASYONLARI

Nitekim…
Sony Corporation’ın kurucusu Akio Morita da, bu hastalığın yaygın olduğunu söylüyor.
“İşin yeniden üretim temeline oturtulması” ile her şeyin yoluna girebileceğinin altını çiziyor.
Morita, bizim 1990 ile 2000 yılları arasına denk gelen, tüketim patlamalarının yaşandığı 1980′leri şöyle tarif ediyor:
“Borçlanarak harcama, para spekülasyonları ve üretim temelimizin küçülmesi gibi şeylerin peşinden koşmanın normal kabul edildiği, hatta o parlak genç masterlılar lejyonu tarafından teşvik edildiği bir dünya. Parlak kulemiz, spekülasyonlardan ve hırstan oluşan zayıf bir temel üzerine inşa edilmişti. Kağıttan yapılma bu ekonomi, kendi aşırılıkları yüzünden ve değer üretmeyen işlere dayalı olması yüzünden yıkılıp gitti.”
Her ülke, kendi imkanları içinde aynı hovardalığı yaşamış…
Akio Morita bu bunalımın, gerçek değer üretici işlere yeniden yönelmek için fırsat olmasını diliyor…

Bunun için de hemen zenginleşme hırsından vazgeçmeyi şart koşuyor…
Şu hatırlatmayı yapmayı da ihmal etmiyor:
“Asıl olgu üretimdir. Finansman sektörü, asıl işlevine dönmeli ve değer üreten sanayilerin sadece destekleyici kollarından biri olarak yerini almalıdır…”

TÜKETİM EKONOMİSİ

Sevgili gönüllü asistanım Deniz Esentaş ise gönderdiği e-mail’de Osman Altuğ Hoca’nın yaptığı önemli bir hesaba dikkat çekiyor…
Altuğ Hoca’nın hesabı şöyle:
1 Dolar, 1 Türk Lirası…
İsmet İnönü’nün kurduğu 4. Hükümet’ten önce 90 kuruş olan dolar 1930′da 1 lirayı aştı.
1 Dolar, 10 Türk Lirası…
1 liranın yanına ilk sıfırı 3. Demirel hükümeti koyarak, onlu hanelere getirdi. Dolar 14 lira 38 kuruşa çıktı.
1 Dolar, 100 Türk Lirası…
İkinci sıfıra yani yüzlü hanelere 12 Eylül’ün ardından, 20 Eylül 1980 ile 13 Aralık 1983 arasındaki Bülent Ulusu hükümeti zamanında ulaşıldı.
1 Dolar 1000 Türk Lirası
Üç sıfıra yani binlere, 13 Aralık 1983 – 21 Aralık 1987 arasındaki 1.
Özal hükümeti sırasında gelindi.
1 Dolar, 10000 Türk Lirası…
Doların TL ile on binli hanelerde buluşması 20 Kasım 1991 – 25 Haziran 1993 arasında görev yapan ve DYP-SHP koalisyonu ile kurulan 7. Demirel hükümeti zamanında oldu.
1 Dolar, 100000 Türk Lirası…
1 doların 5 sıfırlı rakamlara ulaşması, RP lideri Necmettin Erbakan’ın başbakanlık ettiği Tansu Çiller’li Refahyol hükümetine nasip oldu.
1 Dolar, 1000000 Türk Lirası…
Doların altıncı sıfıra yani milyonlu rakamlara ulaşması ise 22 Şubat 2001 tarihinde dalgalı kura geçilmesiyle birlikte, TL’nin yüzde 57 değer kaybıyla, DSP-MHP-ANAP koalisyonunun başbakanı Bülent Ecevit’e kısmet oldu.

Son olarak…
Bu bakımdan Türkiye’nin geldiği yer ortada…
Borçla, üretmeden tüketerek büyümenin tüm sancılarını yaşıyoruz…
Yeni basılan 20 milyonluklarda, sıfır koyacak yer bulmakta zorluk çekiyoruz…
Onun için 2002′yi Hükümet’in her anlamda “üretim yılı” ilan etmesi gerekiyor…
Olcay Kayıkçı’nın dediği gibi “Umarım 2002′de her şeyin kıymetini anlar, ülke yararı için çalışırız.”
http://arsiv.sabah.com.tr/2002/01/16/editor.html
.
6 Aralık 2018

yurduma can feda
yurduma can feda hakkında:
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Cevap Yazın


5 − = 2

FpsAgency