Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Saygı, Sevgi ve Özlemle Anıyoruz…
10 Kasım 2018
02:11
467 Kez Okundu

45862182_2163522670567667_2826191985184866304_n

Düşmanlarının bile saygiı duydugu bir lider olmak kimsenin harcı değildir.

Gönüllerdesin ve yaşıyorsun Atam.

Adın bile yeter Atam.

Bize umut düşmanlarına korkusun.

80 yıldır hala böyle olmak sadece sana yakışır.

yurduma can feda hakkında:
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
"Saygı, Sevgi ve Özlemle Anıyoruz…" yazısına 6 yorum yapılmış
  1.  
    06 anka

    Mustafa Kemal Atatürk onu hep sevdik,saygıyla andık.Küçük bir çocukken bana tekrar tekrar sorulan bir soruyu hatırlıyorum ‘En çok kimi seviyorsun?’ muhtemelen bu soru annemi mi babamı mı daha çok sevdiğimi öğrenmek için soruluyordu.Cevabım ‘Allah’ı, Hz.Muhammed’i,Atatürk’ü,Mevlana’yı… seviyorum’ olurdu.Bunu bana kimsenin öğrettiğini sanmıyorum, büyükleri dinleyerek çocuk gözlemimle kendi yaptığım bir sıralamaydı.
    Yani önce ailede Atatürk’ü sevmeyi öğrendik sonra okuma kitabından başlayarak üniversitede İnkilap Tarihine kadar ona neden sevgi ve saygı duymamız gerektiğini öğrendik.Milli Bayramlarda 19 Mayıs Stadyumuna veya Hipodruma giderek resmi geçitleri izledik.Sonra hayata atıldık o gaile içinde bayramları rutine bağladık;Atatürk her ortamda bir resim çerçevesi içinde var oldu,hatta bir kız çocuğu olarak okumamı ve erkeklerle aynı işlerde çalışmamı ona borçlu olduğumu hep farkındaydım.Gene de sonuç olarak bazı duygular olağan hale gelmiş,içine doğduğumuz ortam hep böyle gidecek sanmıştık,ta ki Refahyol koalisyonu kurulup da tarikat şeyhlerinin Başbakanlık Konutunda ağırlanmasına kadar.
    Kimimiz o sırada kimimiz 3 Kasım 2002 den sonra uyandık.Müslüman devletler arasında demokratik laik sosyal bir hukuk devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin seçkin yerini, devrimlerin önemini elbette bunları gerçekleştiren büyük önder Atatürk’ün değerini asla unutmamak üzere bir kez daha yeniden keşfettik.
    Atatürk’e minnettarız,sevgimiz ve saygımız ölçülemez.Emanetlerine sonuna kadar sahip çıkacağız.Nur içinde uyusun.

  2.  

    CnnTürk’te Ali Nejat Ölçen anlatıyor; 10 Kasım 1938 de bir öğrencinin Atatürk’ün ölümü üzerine duygularını anlatan yazının tek cümlesi :
    “Bugün Türkiye yağmur yağmadan ıslandı..

  3.  

    CON SINOV
    ‏ @lordsinov

    Atatürk tam iki defa millet için canını vermekten çekinmeyeceğini, gerektiğinde canını vereceğini söylemiştir. Ve 10 Kasım’da Atatürk millet için canını vermiştir. Bu, sıradan bir ölüm değildir.
    Bilgisel akşama geliyor, yerimizi alalım, paylaşalım.
    **
    1* Tarihler 15 Ocak 1923… Atatürk annesinin vefat haberini aldı. Lozan Konferansı’nın sıkıntılı günleriydi. Yapması gereken bir sürü memleket işi vardı. Memleket meselesi ile şahsi meselesi arasında bir tercih yapmak zorundaydı. Memleket meselesini seçti. Cenazeye katılamadı.

    2* Tarihler 27 Ocak 1923… Programını tamamlayan Atatürk, ilk iş olarak annesinin mezarına gitti. Kabrin önüne vardığında derin bir sessizlik oldu. Bir süre annesinin mezarına baktı. Sonra konuşmaya başladı!

    3* “Annemin mezarı önünde, Allah’ın huzurunda söz veriyor ve yemin ediyorum. Milletin egemenliğinin korunup savunulması yolunda gerekirse annemin yanına gitmekte asla duraksamayacağım. Milletin egemenliği uğrunda canımı vermek vicdan ve namus borcum olsun.”

    4* Atatürk annesinin ve Allah’ın huzurunda millet için canını vermeye söz vermişti. Kaderi, onu verdiği bu sözle sınayacaktı.
    20 Temmuz 1936′da Montrö sözleşmesi imzalandığı gün kızı Afet İnan’a telgraf çekti: Boğazlar meselesi tamam. Sıra Hatay’da!

    5* Tarihler 10 Aralık 1936… Atatürk, Fransız elçi Henri Ponsot ile görüştü. Hatay konusunun şahsi meselesi olduğunu söyledi. Bu, diplomatik olmayan bir üsluptu. Bu restten sadece kırk gün sonra Hatay, özerkliğini kazandı.

    7* Tarihler 11 Haziran 1937… Yurt gezisine çıkan Atatürk, Trabzon’da bulunduğu esnada çiftliklerini millete hediye ettiğini bir telgrafla başbakanlığa ilan etti. İnönü, 13 Haziran 1937′de TBMM’de yaptığı konuşmada millet adına Atatürk’te teşekkür etti.
    8* Atatürk aynı gün İnönü’ye telgraf çeker. Yıllar önce annesinin mezarı önünde ettiği yemini tekrar eder:

    Ben, gerektiği zaman en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim!
    9* Tarihler 29 Ekim 1937… Atatürk, Cumhuriyet’in yıldönümü kutlamaları için verilen baloda Fransız sefiri ile konuşur ve niyetini açıklar: Milletime söz verdim Hatay’ı alacağım.

    10* Fransız ordusu 30 Kasım 1937′de bir takım kutlamaları bahane edip Hatay’a müdahale etti. Mesaj gayet açıktı. Suriye başbakanı davet edildi. 21 Aralık 1937′yi 22 Aralık’a bağlayan gece Ankara’da Karpiç Lokantası’nda görüşme yapıldı.

    Bu görüşme çok farklı bir görüşmeydi.
    11* Daima yurtta sulh, cihanda sulh diyen adam, o gece Suriye başbakanı Cemil Mardam’ın ve Adil Arslan’ın karşısında çok farklı konuşuyordu:

    Fransızla hayal kurarsa netice aleyhlerine olur… Fransızlar akıllarını başlarına alsınlar… Benim için diplomasi meçhuldür…
    12* Atatürk o gece konuştukça, sesi Karpiç Lokantası’nın duvarlarında yankılanıyordu:

    Fransızlar bir şey yapamazlar! Eğer şüpheleri varsa tecrübe edebilirler! Namusum üzerine yemin ederim ki Hatay’ı bırakmam! Fransız hükümeti aklını başına toplasın!
    13* Atatürk o gece bir diplomat gibi değil, savaşçı gibi konuşuyordu:

    Fransa Suriyelileri adam yapmak istiyormuş! Evvela kendileri adam olsunlar! Türkiye kuvvetini kurmuştur. Mesele benim için namus meselesidir! Meseleyi halledeceğiz. Bunun için en büyük tehlikeyi göze aldım!

    14* Konuşmanın sonlarına doğru Atatürk daha da öfkeliydi:
    Suriye’nin tam bağımsız olmasını istiyoruz. Fransızlar mani olursa söyleyecek sözümüz vardır. Suriye’nin ordusu yoktur. Fakat bizim ordumuz vardır. İcap ederse girerim! Sonra yine çıkarım. Katiyen bırakmam.

    15* Atatürk Hatay uğruna Fransa ile ciddi bir kavgaya tutuşmayı göze almış ve Suriye başbakanına alenen açıklamıştır. Ocak 1938′de bir dizi temaslarda bulunsa da hiç hesapta olmayan bir durumla karşılaşır: Hastalık!

    7 Şubat 1938… Göğüs ağrısı ve öksürük rahatsızlığı başlar.

    16* 27 Şubat.. Şiddetli burun kanaması geçirir. Yine de aynı akşam yapılması planlanan toplantıya katılır. Toplantı bitince Celal Bayar’ı çağırır. Konuyu gizli tutmasını, yabancı hekim istemediğini, yerli hekimlere tedavi olacağını söyler.

    17* 6 Mart 1938… Yerli doktorlar tarafından muayene edilir. Fakat nafile, 2 hafta sonra ağrıları dayanılmaz noktalara varır. Durumu kötüdür.

    15 Mart: Ağrıları dayanılmaz noktaya ulaşır. Bayar’ı çağırır ve gerçeği söyler: Çocuk, ne yapacaksan çabuk yap, ben hastayım!

    18* 28 Mart… Fransa’dan davet edilen Dr. Fissinger Atatürk’ü muayene eder ve raporunu sunar: Günde 12 saat dinlemek ve çalışmaları bırakmak. Atatürk kısa süreliğine dinlenmeyi kabul eder fakat 17 Mayıs’ta Fransız basını onun çok hasta olduğunu yazınca tepesi atar.

    19* Tüm ısrarlara rağmen hala ayakta olduğunu göstermek için tedaviyi bırakıp 19 Mayıs gösterileri için kutlamalara katıldı. Kutlamaların ardından ani bir kararla Adana’ya gitme kararı aldı. Bu, onun hastalığa meydan okumasıydı. Ve bir sonun başlangıcıydı.

    20* 20 Mayıs.. Atatürk, Adana’da yapılan askeri geçit törenini 45 dakika boyunca ayakta izler. Bir ara, yorgunluktan bayılacak gibi olur. Yaveri Salih Bozok yanına gelir, oturmasını ister. Atatürk oturmaz, Salih’e yaslanır. Askeri geçtiği esnada bağırır:

    Marş! Marş!

    21* Akşam olduğunda bitkin haldedir. Yüzünde, renginde değişim başlar. Büyük adam yavaş yavaş tükenmektedir. O akşam çekilen fotoğrafı her şeyi yansıtmaktadır:

    22* Ertesi gün Mersin ve Viranşehir’i gezerek denetlemeler yapar. Tüm gün çalışır. Yorgunluğu, yüzüne yansımıştır.

    23* Tarihler 24 Mayıs.. Mersin’den Adana’ya geçti. Piyade ve topçu birliklerinin geçit törenini yine ayakta izledi. Buraya kadardı. Tüm gücü bitmiş gibiydi. Akşamüstü fenalaştı. Durum gittikçe kötüye gidiyordu. Derhal Ankara’ya dönüldü.

    24* Tarihler 29 Mayıs… Karnının su topladığı tespit edildi. Hastalığı ilerlemeye başlamıştı. Çalışmaları bırakmaya niyeti yoktu. İstanbul’a geçti. 2 Haziran’da, “imar planı” adı altında gizli toplantılar düzenlemeye başladı. Böylelikle Hatay için, plan devreye sokuldu.

    25* Yorucu çalışmalar sırasında yeniden fenalaştı. 8 Haziran’da Dr. Fissinger yeniden Türkiye’ye geldi. Yeni bir rapor sundu. Atatürk’ün hastalığı ilerlemişti. Günde en az 20 saat yatarak dinlenmesi gerekiyordu. Çalışması kesinlikle yasaktı. Kenara çekilme vakti gelmişti.

    26* Atatürk Hatay için mücadele verdikçe, sağlığı iyiden iyiye bozulmuştu. Ama duracak mıydı? Kader onu ettiği yeminlerle sınıyordu. Kenara mı çekilecekti yoksa gerekirse canını mı verecekti.

    14 Haziran.. Afet İnan’a telgraf çekti: “Tamamen iyileşme ümidi ve şansı kuvvetlidir.”

    27* Atatürk, bir askerdi. Kenara çekilmek ve savaşarak ölmek arasındaki seçimini bir asker gibi yaptı. Kenara çekilmeyi reddetti. 16, 17, 20, 22 ve 24 Haziran’da bakanlarla çalışmalarını sürdürdü. Aynı gece yüksek ateş nedeniyle fenalaştı. Üç gün dinlendi.

    28* İş öyle bir noktaya gelmişti, Atatürk çalıştıkça iyiden iyiye rahatsızlanıyor, bir iki gün dinleniyor sonra tekrar çalışıyordu. Yine öyle oldu. Üç günlük dinlenmenin ardından 27 ve 29 Haziran’da bakan, general, vali ve elçilerle çalışmalarını İstanbul’da sürdürdü.

    29* 4 Temmuz 1938′te Türk ordusu Hatay’a girdi. 9 Temmuz’da çalışmalarını sürdürdü. 10 Temmuz’da yüksek ateş nedeniyle fenalaştı. Hastalığı tüm dünyaya zatürre olarak ilan edildi. 16 Temmuz.. Dr. Fissinger üçüncü defa İstanbul’a çağrıldı. Atatürk’ü muayene etti ve raporunu sundu.

    30* Mayıs’tan itibaren alkol kullanmıyordu. Bunun yerine çok sık sigara içiyor, çalışırken dinç olmak için günde 9 fincana yakın Türk kahvesi içiyordu. 9 fincan… Bir insan neden günde fincan kahve içerdi ki? Kim için? Ne için?

    Artık onlar da yasaktı. Her şey yasaktı.

  4.  

    TCelal
    ‏ @celal2023

    Dostlar, çok net bir tespitte bulunacağım. Her yıl milli bayramlarda ve 10 Kasım’da Anıtkabir’e gidenlerin sayısı katlanarak artıyor ya. Bu, psikolojik savaşın en önemli cephesidir. Karşı cephede müthiş bir psikolojik çöküşe yol açıyor ve umutsuzluğu pekiştiriyor.

  5.  
    Özgürce

    Özlem Atamıza, sevdamız ülkemize
    Bırak 80 yılı, 80 asır geçse bile
    Ne bu özlem biter, ne de bu sevda
    Anıyoruz seni saygı ve minnetle

Cevap Yazın


× 1 = 5

FpsAgency