Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Bayağılık koalisyonu
08 Kasım 2018
09:33
24 Kez Okundu

Enver Aysever

Okura öğüt vermek, bilgiçlik taslamak yazarlık zaafıdır. Söyleşmek, karşılıklı alışverişte bulunmak hayli lezzetlidir tersine. Bu sütunda kalem oynatmaya başladığımdan beri, öykündüğüm yazarlara layık olmaya çabalayarak yazmaya çalıştım. Ölçüt sorunu üzerine kafa patlatan biri olarak, değerlere bağlı kalmaya özen gösterdim. Lafı uzatmayayım; belki yazının gücü giderek azalıyor, okuryazarlık en ağır saldırıyı aldığı günlerden geçiyor; gerçi tersi de söz konusu, bunca bayağılığa karşı daha çok yazarak, inatla karşı koymak mümkün. Günün birinde, belki elli sene sonra meraklısı bizim döneme baktığında, söylediklerimiz ölçü koysun isterim.
Melih Cevdet hayranı olduğumu tanıyanlar bilir. Herhangi bir meseleyi ele aldığında enine boyuna tartışır, bize düşünme, yaratma olanağı sağlardı. Deneme türünün güzelliği, lezzeti buradan gelir. Gazete sütunlarında eskiden edebiyatçı çokça bulunurdu, böylece okur ölçü görür, değerlendirme yapardı. Burası Cumhuriyet! Oktay Akbal’dan nasıl söz etmeyiz? Saymaya kalksam sütun yetmez, ne ustalarla tanıştı okur. Bizim ödevimiz o geleneği korumaktır. Genç kuşağa ustaları tanıtmak baş görevimiz olmalı, onları okumuş olanlaraysa, çıtayı düşürmediğimizi göstermek zorundayız.
Melih Cevdet “halka inmek” sözüne kızar, denemelerinden okuyoruz. Bunu saygısızlık sayar. Yazarın ölçüyü doğru koyarak, dili özenli kullanarak, sorunsalı derinlemesine irdeleyerek, üslupçu tutumla halka saygısını göstereceğine inanır. Tamamen haklı buluyorum Anday’ı. Bayağılığın geliştirdiği herhangi bir topluma rastlamak mümkün değildir. Her dönem kalabalıklar yaygın kültürün peşine takılır. Önemli olan bu alkış çılgınlığına, sıradanlığa kapılmadan kendi sesini bulmak, izini sürebilmektir. Yazarın görevi budur. İnsanların daha az zamanı var, hızla akan görüntüler baş döndürüyor çağımızda. Buna karşın, okuyan küçük azınlık değiştiren, güzelleştiren oluyor. Aksini düşünürsek edebiyata, sanata ne gerek kalır ki?
Takıntılı biriyim, bugün iki tanesinden söz edeceğim. İlki arabesk güzellemesine karşı olandır! Seksenleri yaşayanlar (ve elbet okuyanlar) bilir, darbe örgütlü, ilerici toplumu kırmak için yapıldı. Liberalizmin önünü açmak için dincilik, milliyetçilik kozu oynandı. Amerikancı gerici ordu, TÜSİAD, çıkarcı burjuvazi kol kola girdi. Gencebay adlı saray görevlisi, önceden köyden kente gelen insanın dramını sezmiş, kaderci, boyun eğmeye teşvik eden, karanlık müziği yaratmıştı. Bu müziğin darbeciler tarafından yasaklanmış olması, tam da dönemin ruhuna uygundu. Nasıl Atatürkçülük adına imam hatipler açılıp, zorunlu din dersleri dayatıldıysa topluma; arabesk için de aynı şeyi söylemek mümkündür. Yasaklanan bu müziğin(!) yeraltına itilmesi sağlandı, muhalefetin tarifi yapılmış, sınırı çizilmiş oldu.
Halkın derdini dile getiriyor gibi görünen bu müziğin(!) neye itirazı vardı peki? Düzeni eleştiriyor muydu mesela? Tersine devleti kutsayan, düzene uyumlu diliyle uyuşturuyordu insanları. 1977’de Taksim’e milyonlarla çıkan işçi sınıfı, yeni kimliğine dönüşüyordu hızla. Artık bencil, boyun eğen, kaderci, ağlayan haldeydi. İtirazını yitirmiş, dayanışma gücünden yoksun haldeydi. AKP’yi o yıllar yarattı. Gencebay’ın memleketin başına kültür, sanat adamı olarak oturtulması boşuna değil. Karşıdevrimin göstergesidir/ simgesidir o!
Elbet Gencebay yalnız değildi. Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses ve diğerleri de sayılabilir. Dönemi anlamak isteyenler makamsal müziği (Türk sanat müziği diye bilinir) çoksesli yapıyorum diye ortaya çıkan Yıldırım Gürses’i irdelemelidir. Zeki Müren’in arabesk şarkılarını mutlaka dinlemek gerekir. Bu sürece dair aykırı örnek Ahmet Kaya’dır sadece. Benzer tınıyı kullanmasına karşın, o mahpushane acısını, devrimcilere yapılan işkenceleri anlatıyordu şarkılarında. İtirazın, isyanın, öfkenin damarı vardı müziğinde. Sevmemiz, ayırmamız bundandır.
Kuşkusuz bu salgın edebiyata da hızla egemen oldu. Bayağı benzetmeler, uçuşan imgeler, kalabalık/ağdalı cümlelerle yeni anlatı türleri, şiirimsiler çıktı ortaya. Hem karamsardı söylem, hem de bencil, içe kapanıktı. Üstüne inşa edilen kültürü şimdi kitap fuarlarında görüyoruz. Önümüzde İstanbul fuarı var. Yine falcı, büyücü, aşçı, popçu, yaşam koççucları(!) dolduracak meydanı. Kâğıt tomarları kitap diye sunulacak okura. Aldatılacak kitleler. Seksenlerde zirveye çıkan arabesk salgınının tüm göstergeleriyle fuarları ele geçirdiğine tanık olacağız. İkinci takıntım da budur işte! Pek çok yayınevi edebiyata ihanet eden kitaplarla para kazanmak telaşında! Bunlar AKP’nin ideolojik ortağıdır!
Çağın değişiyor olması, gelişiyor/ilerliyor anlamını içermez her zaman. Teknolojinin dönüşmesi, olanaklarının artması, yaşanılır dünyaya ulaştığımız anlamı taşımaz. Berkes’in deyimiyle “Çağdaşlaşma” salt bunlarla açıklanamaz. Okuduğunu anlamayan çocuklar yetiştiren Milli Eğitim Bakanlığı’na yazdığı okunmaz edebiyatçılar yakışır kuşkusuz!
RTE söylüyor ya her fırsatta “beraber yürüdük biz bu yollarda” diye. Doğru söylüyor…
Not: 10 Kasım Cumartesi günü İstanbul Kitap Fuarı Marmara Salonu’nda saat 13.30’da Altan Öymen’le birlikte sizi bekleriz. Saat 14.30’da 14. Salon’da kitaplarımı imzalayacağım. Gelin, tanışalım.

Cumhuriyet

yurduma can feda
yurduma can feda hakkında:
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Cevap Yazın


7 − = 3

FpsAgency