Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
“DİN YOLUNA YALNIZ BAŞINA DÜŞENLER EŞEKTİR”
11 Haziran 2018
08:32
99 Kez Okundu

ozince

“Din yoluna yalnız girenler eşektir” cümlesi, Konya’da mukim ama kitaplarında farsca öten Mevlana’ya aittir. Cümle, Mesnevi’nin 6. cildinde oturur. Cümlenin yalın anlamı şudur: Gerçekten Müslüman olacaksan bir tarikata girip bir şeyhe bağlanacaksın. Oysa İslam’ın aracıya izin vermediği, İslam’da ruhban sınıfı bulunmadığı iddia edilir. Hepsi yalan! Oysa tarikat, başını bir eşeğin çektiği deve kervanına benzer. Şeyh, Tanrı’nın ve Peygamber’in yerine geçmiştir.

Oysa Tanrı mezhepler ve tarikatlar hakkında Hz. Muhammed’e şöyle seslenir Kitap’ta: “Onlar ki, dinlerini hizipler/fırkalar haline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür” (Rûm: 32. Yaşar Nuri Öztürk; “Dinlerini parça parça edip fırkalara, hiziplere bölenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Allah  onlara yapıp ettiklerini haber verecektir” (Enam: 159. Y.N.Öztürk).

Bu iki ayete göre Mevlana ve Mevlevi takikatı mensupları Tanrıya ve Kuran’a karşı gelmektedir. Sadece onlar mı? Bütün tarikatlar ve onların mensupları. Hz. Muhammed döneminde Tasavvuf, Mezhep ve taikat sapmaları yoktu. Günümüzde 400’ün üzerinde sapkın tarikat var. Tarikat ortamı öylesine kokuşmuş bir sapmadır ki biri çıkıp “Tanrı ile konuştum R.T.Erdoğan’ın Başkan olmasını istiyor” diyebilir. Bunu bizzat R.T.Erdoğan da söyleyebilir.

Özdemir İnce

11 Haziran 2018

***

TARİKAT “SAPMA”DIR, SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜ DEĞİLDİR

Bugün bir katmerli yanlışı düzelteceğiz: “Paradigma”, “empati” gibi fiyakalı sözcükleri seven  İslamcı münevveran, gazeteci ve yazarlar sınıfı bin yıllık tarikatlara “Sivil Toplum Örgütü” (STÖ) kılıfı giydirmeye bayılıyor. Sivil Toplum Örgütleri’ne bayıldıklarından değil, en iyi tebdil-i kıyafet olanağı olduğu için. Siz hiç Nakşibendi tarikatının Yatağan santrali ile, barajlarla, nükleer artıklarla, vb., ilgilendiğini duydunuz mu ?

Keşke Sivil Toplum Örgütü olsalar da Cumhuriyet’le barışsalar, ya da keşke Cumhuriyet’le barışsalar da Sivil Toplum Örgütü olsalar. Ne yazık ki durum böyle değil.

Temeli dünya nimetlerini terk etmeye, yani, “zühd”e dayanan tasavvufun İslam dünyasında ortaya çıkışının temelinde Hz.Muhammed’in ölümünü izleyen yıllarda İslam fetihlerinin yol açtığı aşırı zenginleşme yatar.

Dünya nimetlerinden kaçmak için kuruldular kısa süre içinde “kara şirket” oldular.

Arapçada yol anlamına gelen tarikat sözcüğü, başlangıçta sufinin Allah’a ulaşmak için izlediği mistik yolu ifade ediyordu. XI. yüzyıldan başlayarak, bir tasavvuf büyüğünün adı etrafında örgütlenmiş topluluklar ortaya çıkmaya başladı Başlangıçta sufinin isteğine bağlı olan gönüllü ibadet, evrad ve zikirler belirli kurallara bağlandı ve  şeyh, mürşid, rehber gibi adlarla anılan manevi makamlar ortaya çıktı. Başlangıçta kendi yollarını kendileri  seçen sufiler daha sonra bir tarikata girmek ve mürşide bağlanmak zorunda kaldılar. Zamanla her tarikatın “adab-erkan” denilen kendi iç kuralları oluştu ve aralarındaki farklılıklar belirginleşti. Ve bireysellik de özgür irade de sona erdi, köle düzeni başladı.

Sufi ile Allah ve Kuran-ı Kerim arasına şeyhler, mürşidler ve rehberler girdiği andan itibaren yozlaşma ve sapma başlamıştır. Bütün tarikatlar tasavvufun yozlaşmış hallerinden biridir. Yüzlerce tarikat arasında ancak biri kaynağa sadık olabilir, onun dışında kalan bütün tarikatlar gerçek kaynaktan sapmadır. Ama hangisi sadık ?

Tarikatların Kuran ve Sünnet’ten sapma olduğunu ileri süren  İslam bilginleri var.

Şu anda tasavvuf ile tarikat aynı şey değil artık. Günümüzde gerçek İslam’ı temsil etmeyen tarikatların çevirdiği siyasi ve ekonomik fesatlar bu yazının konusu değil.

Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk, TBMM bir tarikatlar konfederasyonu olduğunu söylüyor.

Bu yazının konusu tarikatların birer Sivil Toplum Örgütü olmadığı. İş sadece İslamcı çevrelerde kalsaydı bu yazıyı yazmazdım. Dolap çevirmek onların en doğal hakkı. Tarikatların, tarikatların içinde yer alan cemaatların birer sivil toplum örgütü olduğunu sanan; tarikatlar, cemaatler ile demokrasi arasında ilişki kuran üniversite hocaları, gazete yazarları ve politikacılar var. Bu nedenle bu  “kara  balonun”un patlatılması gerekiyor.

STÖ’lerin  İngilizce karşılığı NGO’lardır, yani Non-Governmental Organization.  Hükümet dışı, hükümetlere karşı bağımsız örgütler. Türkçedeki “Sivil” sözcüğü de “İslami örgüt”ü içermez. Bir İslami örgüt en azından bir piyade alayı kadar sivillikten uzaktır.

Öte yandan Şeyh-Mürid ilişkisinin olduğu yerde eşitlik ve özgürlük olmadığı gibi müridin özgür iradesinden de söz edilemez. Kestirmeden söylemek gerekirse tarikatlarda demokrasinin “D”si bile söz konusu değildir. Durum böyle olduğu için ancak tarikat mensubu  üniversite hocaları ve şeyh müridi  gazete yazarları tarikatların STÖ olduğunu söyleyebilir. (Hürriyet, 26 Ekim 2006)

***

TARİKATLAR  VE DEVRİM  YASALARI

Çok bilmişler tayfası, CHP’nin 14 Mayıs 1950’den itibaren halkın teveccühünü kazanamadığını söylerler ve kestirmeden “sol”u da mahkum ederler. Bu bilmişlik karşısında CHP de, “sol” da mahcup mahcup boyun büker. Ne yapsınlar, tarikatlardan mı, yoksa şeyhlerden mi, düğünlerde gelinin boynuna 20 kilo altın takan, damadı dolarlarla dekore eden feodalite kalıntısı aşiretlerden mi şikayet edecekler yoksa onlara mı sığınacaklar ?

Hele karşılarına sabuklamayla karışık İdris Küçükömer ve Kemal Tahir yorumları da çevik kuvvet olarak çıkartılmışsa ne yapsın zavallılar ?

17 Eylül 2006 tarihli Hürriyet Pazar’da yayınlanan “Türkiye’nin tarikat ve cemaat haritası”nı gördünüz mü ?

Bir de ana nitelikli, horanta sahibi tarikatlar var : Nakşibendilik, Bektaşilik, Mevlevilik, Bayramilik, Rifailik, Melamilik, Kadirilik, Halvetilik…

Bunların yanı sıra zaman zaman batıp çıkan tarikatlar da vardır. Örneğin 1950’lerde Ticanilik ünlüydü. Atatürk’ün heykel ve büstlerine saldırırlardı.

İsmailağa cemaati kuburunun patlaması üzerine yapılan yorumlar, sorunun artık bir dönüm noktasına geldiğini, bıçağın kemiğe dayandığını gösteriyor.

Gazetelerde okuyoruz, televizyonlarda izliyoruz, radyolarda dinliyoruz: Tarikatlar aslına bakarsanız barış içinde Allah’ı arama yolları imiş; Cumhuriyet tarikatları, tekke ve zaviyeleri kapatarak büyük bir suç işlemiş; tarikat ve cemaatlerin bugünkü durumu yasaklamanın, cartcurt etmenin etkili olamadığını, olamayacağını gösteriyormuş… Peki ne yapılacakmış ?

Cumhuriyet’in yaptığının tersini yapmak ve tarikatlarla iyi geçinmek gerekiyormuş.

İslamcılar, tarikatçılar, Cumhuriyet  karşıtları böyle fetvalar veriyorlar ve Emre Kongar dışında kalan aydınlarımız, bu muhteremlerin karşısında, “Biz ettik siz etmeyin” tarzıyla el ovuşturuyorlar.

Ayıptır ! Madem ki  Türkiye Cumhuriyeti Devrim Yasaları’nı yanınıza almak ve gerektiğinde haziruna hatırlatmak aklınıza ve işinize  gelmiyor, bari Cumhuriyet’i rahat bırakın.

Cumhuriyet’e karşı öylesine bir psikolojik savaş açılmış ki Anayasa’nın “İnkilap kanunlarının korunması” ile ilgili 174.maddesini ve bu maddede sayılan 8 adet devrim kanununu kimse anımsamıyor, anımsamak istemiyor. Anımsamak utandırıyor ve korkutuyor.

Efendim, tarikatlar sosyal nitelikli imiş ! Peki Cumhuriyet’in niteliği ne ?

Ayıptır ! 1946’dan itibaren Adnan Menderes ve Demokrat Parti tarafından başlatılan ihanet, Cumhuriyet ve Demokrasi’yi teslim almış durumda ama hala yasakçı (!) ve jakoben (!) Cumhuriyet suçlanmakta… Ah, ah ! Şu AB, TSK’yı iyice bir iğdiş etse, iş tamam olacak !…

Traji-komik olan  şu ki 30.11.1925 tarihinde kabul edilen  677 sayılı kanun tasarısı, Demokrat Parti’nin dört kurucusundan biri olan Refik Koraltan (Ötekiler: Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü) ve beş arkadaşı tarafından hazırlanıp önerilmişti. Yasanın adı  “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Önlenmesi ve Kaldırılmasına Dair Yasa” idi.

Şimdi millet kuyruğa girmiş, tarikat şeyhlerinden, cemaat hocalarından bu yasadan dolayı özür dilemek için yarışmakta. Güya tarikatlar sivil toplum örgütleri imiş ! 1925 öncesinde ve sonrasında fesat yuvaları olan tarikatlar ancak “sefil toplum örgütü” olabilirler.

(Hürriyet, 27 Eylül 2006)

***

TARİKATLARIN  KAN  DAVASININ  NEDENİ

Tarikatçı ağızlara bakacak olursak Kurtuluş Savaşı’nı tarikatlar kazanmıştır. İslamcılara inanacak olursak birinci Meclis şeyh ve hocalarla dolu olduğu için demokrasinin doruklarında dolaşmaktadır. Ancak Kemalizm tarikatlara  ihanet etmiş, onları kapatmıştır!

30 ekim 1925 tarih ve 677 sayılı tekke ve zaviyeleri kaldıran yasa durup dururken ortaya çıkmamıştır. Bu yasa Şeyh Sait İsyanı ile, Şeyh Sait İsyanı da hilafetin kaldırılmasıyla ve  Musul sorunu ile ilgilidir.  Musul sorunu ile Şeyh Sait İsyanı’nın gerisinde  Musul petrollerine el koymak isteyen İngiltere vardır:

3 Mart 1924 : Hilafetin kaldırılmasını ve Osmanoğulları hanedanının yurt dışına çıkartılmasını öngören 431 sayılı yasa.

20 Eylül 1924 : Musul Sorunu Milletler Cemiyeti’nde görüşülmeye başlandı. Sınırda Türk ve İngiliz askerleri arasında gerginlik çıkması üzerine Cemiyet 29 Ekim’de geçici bir sınır belirledi.

17 Kasım 1924 : Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu.

13 Şubat 1925 : Şeyh Sait ayaklanması, Genç sancağının Eğil nahiyesine bağlı Piran köyünde Şeyh Said’in himayesine sığınan kanun kaçaklarının jandarmalara ateş açmasıyla başladı.

4 Mart 1925 : Takrir-i Sükun Kanunu kabul edildi.

15 Nisan 1925 : Şeyh Said Varto yakınlarındaki Carpuh Köprüsü’nde yakalandı.

14 Mayıs 1925 :  Yakalanan isyancıların yargılanmasına Şark İstiklal Mahkemesi’nde başlandı.

29 Haziran 1925 : Ölüm cezasına çarptırılan Şeyh Said ve 47 asi lider idam edildi.

Resmi Tarih’in yazdığına göre, siyasal etkinliklerde rol oynayan, toplumda her türlü yeniliğe karşı çıkan tarikatların, Cumhuriyet yönetiminde bir yeri ve etkinliği olmamalı idi. Doğu illerinde patlak veren Şeyh Said İsyanı’nın gerisinde İngilizlerin kışkırttığı tarikatlar yer almaktaydı. (Gayri Resmi Tarihler ne yazıyor acaba ?)

Mustafa Kemal, 30 Haziran 1925 tarihinde şöyle konuşuyordu:

“Efendiler ve ey Millet ! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat (yol) uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın buyurduğu ve istediğini yapmak insan olmak için yeterlidir. Tarikat başkanları bu dediğim gerçeği bütün açıklığı ile algılayacak ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapatacak, müritlerinin bundan böyle olgunluğa eriştiklerini kabul edeceklerdir.”

 Mustafa Kemal Ankara’ya döndükten sonra ilk olarak bu konuda bir hükümet kararnamesi yayımlandı. 2 Eylül 1925 tarihli kararname ile tekke ve zaviyelerin kapatılması karar altına alındı. Ancak, doğuda kurulan İstiklal Mahkemesi kendi bölgesindeki tekke ve zaviyeleri kapattığı için 677 sayısı yasanın artık çıkartılması gerekiyordu.

Yasa Konya milletvekili Refik Koraltan ve beş arkadaşının önerisiyle  30 Ekim 1925 tarihinde çıkartıldı.

Günümüzde Şeyh Said İsyanı’na merhametle yaklaşanlar, Takrir-i Sükun Kanunu’nu yerden yere vuranlar, 677. sayılı yasanın çıkartılmasını aymazlık olarak görenler ve bu nedenle kendi resmi tarihlerini yazanlar, artık tarikatların TÜSİAD gibi,  Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği gibi, TÜRKİŞ gibi tüzel kişilik olarak  tescil edilmesini istiyorlar.

(Hürriyet, 29 Eylül 2006)

***

1950’DEN BU YANA TARİKATLARIN İNTİKAMI

14 Mayıs 1950’den sonrasının “Karşı Devrim Dönemi” olarak adlandırılmasına sağcı yazarlar ile II.Cumhuriyetçiler pek bozuluyorlar. Demokrat Parti iktidarı güya statükoya karşı çıkmış, demokrasiyi getirmiş. Demokrat Parti için söylediklerim,  tuhaftır, bu parti için ciddi bir inceleme yazılmadığı için kimilerine abartılı geliyor.

Avukat dostum Şevket Çizmeli’nin incelemeleri yayınlandığı zaman, Demokrat Parti ve Adnan Menderes konusunda yazılmış bütün haciyografi kitaplarının ipliği pazara çıkacak.

30 Ekim 1925 tarih ve 677 sayılı yasanın günümüz Türkçesi ile metni şöyle:

“Türkiye Cumhuriyeti içinde, gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak  şeyhin yönetimi altında, gerek başka şekillerde kurulmuş bulunan tüm tekke ve zaviyeler; sahiplerinin, diğer şekillerde haklarını kullanarak sahiplenmeleri devam etmek üzere tamamı kapatılmıştır. Bunlardan; yasal düzenlemelere uygun olarak, cami  veya mescit şeklinde kullanılanların faaliyeti sürer.”

“Genel olarak tarikatlarla, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, naiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, ve bilinmeyenden haber verme ve isteğine kavuşturmak amacı ile nishacılık (muskacılık) gibi unvan ve sıfatların kullanılması ile, bu unvan ve sıfatlara hizmet görmek ve/veya kıyafeti giymek yasaktır.”

“Türkiye Cumhuriyeti içinde, padişahlara ait ya da bir tarikata veyahut çıkar sağlamaya yönelik olanlarla tüm sair türbeler kapatılmış türbedarlıklar kaldırılmıştır. Kapatılmış olan tekke ve zaviyeleri yada türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden kuranlar veya tarikat ayini yapmak için geçici bile olsa yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar yada bunlarla ilgili hizmetleri yapanlar veyahut kıyafetleri giyenler, üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan az olmamak üzere para cezası ile cezalandırılır.”

İslamcıların,  şeriatçıların ve daha genel olarak bütün sağcı partilerin “Dini yasakladılar, camileri kapattılar, dindarları taciz ettiler” safsatasıyla karşı çıktıkları yasayı okudunuz. Yasanın iddia ve yalanlarla herhangi bir ilişkisi var mı ?

Yasa 1950’ye kadar titizlikle uygulandı. Günümüz İslamcı alimleri ile saf laik bilginlerinin yorumlarına göre bu yasaklamalar, tarikatların yer altına girmesine yol açtı. Doğaldır, yasaklamalar bütün fesatların yer altına inmesine yol açar.

Demek ki tarikatlar 1925-1950 arasında yeraltında yaşamışlar. İslamcılığın karanlık-aydınlık dönemi!

Ancak Demokrat Parti’nin kuruluş yılı olan 1946’dan itibaren  Adnan Menderes ve arkadaşlarının başta Nakşbendiyye (Nakşıbendilik) tarikatı olmak üzere ileri gelen tarikat şeyhleriyle ilişki kurdular, vaatlerde bulundular.

İktidara gelir gelmez Arapca Ezan’ı serbest bırakmalarının, 677 sayılı yasanın uygulamalarını rafa kaldırmalarının nedeni budur.

677 sayılı yasayı uygulattırmamalarının bedeli olarak, tarikatlar 1950’den bu yana muhafazakar ve İslamcı partilere oy vermekte ve böylece Cumhuriyet’ten  intikam almaktadırlar. Yasaların uygulanmaları önemlidir. Şu anda 677 sayılı yasa fiilen “yok”tur. Bunun en büyük kanıtı ise İstanbul’daki Fatih/Çarşamba bataklığıdır.

Yüzde yirmi beşlik oy kitlesinin birkaç ay içinde yüzde ikiye düşebilmesinin nedenini hiç düşündünüz mü ? Karpuz gibi bir kamyondan öteki kamyona göçmesini ?…

(Hürriyet, 30 Eylül 2006)

***

DEMOKRASİNİN ÖNÜNDEKİ ENGEL : TARİKATLAR

Üstat Abdülbaki Gölpınarlı ilk basımı 1969 yılında yapılan “100 Soruda Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler” (Gerçek Yayınevi) şöyle bitiriyordu:

“Tarikatler kalkmıştır; fakat gene de yer yer, tarikatlerin bulunduğunu, tarikatçilerin faaliyetlerini duyuyor, öğreniyoruz. Bunu bir irfan yahut bir bilgi, bir inceleme ve eleştirme yapanların, bunu bir zevk ve neşe halinde yaşayan ve yaşatanların toplumumuza zararları değil, faydaları dokunur. Fakat şeyhliği, bir gericilik vesilesi, bir sömürme, bir nüfuz sağlayış aracı olarak yürütmek, inananları rüsuma, şekle bağlamak, onları ayrı bir sınıf haline getirip bağnazlaştırmak, şüphe yok ki zararlı bir şeydir.”

“Bizce tarikatler ve tasavvuf, bugün bir irfan zevkidir; devrini yaşamış, artık gönüllere mal olmuş, tarihe intikal etmiştir; son sözümüz ancak budur.”

Bir tarikat ehli olması nedeniyle, üstat Abdülbaki Gölpınarlı’nın kitabının son paragrafında,  içten olduğu kanısında değilim. Gölpınarlı düzeyinde birinin  1969 yılında tarikatların çalışmalarından habersiz olduğuna inanmak saflık olur.

Ama tarikatların tehlikelerini haber vermekten de geri durmuyor. Fazla uzatmadan şunu yazacağım: Cumhuriyet’ten yana, Cumhuriyetçi olan bir tek Sünni tarikat bulamazsınız. Gelenekleri ve misyoner ilişkileri dolayısı ile Cumhuriyet karşıtıdırlar.

Cumhuriyet,  geçmişte arada bir askıya   alınmış da olsa demokrasiyi kurmayı ve yaşatmayı amaçlamıştır. Oysa tarikatlar için demokrasi bir küfürdür !

Nedense gizlenmek istenir ama çok partili düzene geçtiğimizden bu yana cemaat ve tarikatların siyasetin göbeğinde yer aldığı biliniyor. 1950’den önce de CHP ve Cumhuriyet’e karşı muhalefet halindeydiler. Nakşibendiler, Nurcular, Süleymancılar ve Fethullahçılar politikanın içinde olacaklar da ötekiler olmayacak, olur mu ?

Günümüzde tarikat ve cemaatler artık sadece inanç toplulukları değiller, aynı zamanda holding nitelikli sermaye grupları halinde örgütleniyorlar. Amaçları demokrasinin olanaklarından yararlanarak toplumu kendi  İslamcı anlayışlarına göre yeniden inşa etmek. Müslüman Kardeşler gibi paramiliter alana kaymaları da her an mümkün.

Ancak inanç olarak bir şeyhe tamamen teslim olmuş bir müridin özgür iradesi ile politik yönelim göstermesi de beklenemez. Çünkü tarikat ve cemaatlerin kendi yapıları  demokrasiyi kabul etmeyen totaliter bir örgütlenme biçimi. Tarikat ve cemaatlerin kendi hiyerarşileri her türlü hiyerarşinin üzerinde. Bir devlet dairesinde evrak memuru olarak çalışan tarikat ileri geleninin görev yerindeki üstlerine, şeflerine, müdürlerine  hükmettiği görülmemiş bir şey değil. Şeyhin başkan olduğu prototipi çağdaş demokrasi yıkamıyor.

Tarikat ve cemaatlerin egemen olduğu bir toplumda, siyasal yapı içinde gerçek demokrasinin yerleşmesi mümkün değil. Bu nedenle, sol partilerin cemaat ve tarikatlara karşın ve onlara karşı ve onlarla birlikte nasıl politika yapabileceklerini çok iyi düşünmeleri gerekiyor.

1978’den bu yana oy kullanmayan Alevilerin 16 Ağustos 2005’te yayınladıkları ortak deklarasyondan sonra önümüzdeki ilk seçimde oy kullanmaları bekleniyor. Aleviler kitle halinde oy kullanırlarsa Türkiye’de çok şey değişebilir.

Son olarak: İlk yazımda tarikatların Sivil Toplum Örgütleriyle en küçük bir ilişkisi olmadığını yazmıştım. Önce dernekler yasasına uygun, seçime dayalı  demokratik dernek olmaları gerekmiyor mu ? Tarikatları bir şeye benzetmek gerekirse, mafyalara benzetebiliriz.

(Hürriyet,1 Ekim 2006)

***

TARİKATLAR VE CEMAATLARIN ÜNİVERSİTE OYUNLARI

Bazı sosyolog, siyaset bilimci (!), politikacı tarafından sivil toplum örgütleri (STÖ) olarak kakalanmak istenen tarikatlar üzerine 2006 yılında da yazılar yazmıştım. O sürekçe 1 Ekim 2006 günü Anadolu üniversitelerinden birinde çalışan bir öğrenim üyesinden e-posta aldım. Öğretim üyesi tarikatların şerrinden korktuğu için, doğal olarak kimliğinin ve çalıştığı üniversitenin adının gizlenmesini rica ediyordu. Zaten aradan geçen zaman içinde öğrenim üyesinin ve üniversitenin kimliği iyice yaygınlaştı ve anonimleşti.

Prof.Dr.Binnaz Toprak’ın araştırmasında adları verilmeyen, kimlikleri saklanan kişilerin militanlar tarafından nasıl bulunduğunu ve tehdit edildiğini ilgililerden öğrenmiş bulunuyoruz. Öğretim üyesinin e-postasından aktarıyorum:

“Tarikatlarla ilgili yazılarınızı zevkle okuyorum. Maalesef ülkemizdeki bazı ‘sözde aydın’ların, bu grup ve toplulukların çağdaş toplum düzeni için ne denli büyük engel ve tehlike oluşturduklarını görmemeleri belki de görmek istememeleri, Türkiye’nin geleceği konusundaki endişelerimizi artırıyor.

20 yıllık öğretim üyeliğim boyunca, adına tarikat ya da cemaat denen bu oluşumların, nasıl çıkar ilişkileri ile iç içe olduklarını gözlemledim” diye yazıyor.

Cemaat ve tarikat mensuplarının, öğretim üyesi tarafından saptanan bazı marifetleri :

  • Asistanlık sınavlarında cemaat mensuplarına önceden soru vermek.
  • Okul ve bölüm birincilerini, asistanlık sınavına girmemeleri konusunda uyarmak, tehdit etmek, başvuru dilekçelerini almamak ve alınmasını engellemek.
  • Kendi cemaatlerinden olan kişilerin tez savunma ve yeterlik sınavlarında, jüri üyelerinin kendi cemaat mensuplarından oluşmasını sağlamak. Gerektiğinde kurulmuş jürileri bozdurmak ve uygun bir jüri kurdurmak için “gerçekte onlardan olmayan ancak onlarla iyi geçinmeye çalışan” yönetici ve öğretim üyelerini kullanmak.
  • Derslerde kız ve erkek öğrencilerin aynı sıralarda oturmasını engellemek.
  • Kız öğrencilere türban takmaları için baskı yapan veya türban çıkaranları cezalandıran erkek öğrencileri koruyup kollamak.
  • Mezuniyet not ortalaması, işe girişte önemli olmaya başladıktan sonra, kendi cemaat mensuplarına çok yüksek notlar verip, derece sıralamasını kendilerinden olan öğrenciler lehine değiştirmek.
  • Kendi cemaat mensuplarının akademik yükselmelerini kolaylaştırmak için “sahte bilimsel dergiler” basmak, bunlara gerçekmiş izlenimi vermek için, (bir kısmı) kendileri ile işbirliği halindeki öğrenim üyelerinin isimlerini hakem listesine yazmak.
  • Yine cemaat mensuplarının akademik yükselmelerini kolaylaştırmak için, özellikle tıp ve bazı fen bilimleri alanlarında, ilgisiz bilim dallarındaki cemaat mensuplarının isimlerini ortak bir çabayla yapılmış yayınlara yazdırmak. Bazen bazı makalelerde 7-8 isme kadar çıkıyorlar.
  • Sonuç olarak, yukarıdakilere benzer daha birçok konuda, “kendi aralarında hukuk tanımaz bir dayanışma” içine girip, kendilerinden olmayanları “haksız rekabet”le karşı karşıya bırakıyorlar.

Tarikat ve cemaat değil bu mübarekler ! Sanki organize suç örgütü, mafya gibi çalışıyorlar !..

(Hürriyet, 4 Şubat 2009)

***

TARİKAT VE SİYASET

Siyasetçinin, “Biz inançlara saygılı laikten yanayız!” demesi tüylerimi diken diken eder. Bu cümle, inançlara saygılı olmayan laikliğin de olabileceğini kabul etmektir. Aslında laiklik ikisini de umursamaz. Din ve inanç “kendileri için” kaldıkları sürece laiklik onların varlığını bile hissetmez. Ama toplumsal hayatı ele geçirmek istedikleri zaman, bireyi ve toplumu onlara karşı korur. İsterseniz şöyle bir benzetme yapalım: Laiklik bir kale surudur, duvarıdır. Olduğu yerde durur ve kalenin içini korur. İçeri girip egemen olmak isteyen bir dine ve bir inanca izin vermez. Çünkü içerde her bireyin ve inancın eşit olduğu bir kamusal alan vardır.

Yaptığım tanım laikliğin en yalın, en doğru, en tarafsız tanımıdır.

CHP Genel Başkanı geçenlerde “Biz siyasete karışmayan tarikatlara saygılıyız!” dedi. Ve laf değirmencilerine fırsat çıktı. Bol bol boş laf öğüttüler. Kılıçdaroğlu, bir CHP’li tarikatları (iki kez çoğul oluyor ya neyse) karaladığı için söylemiş bu cümleyi. Kılıçdaroğlu tarikatlardan haklı olarak korktuğu için söylemiş olmalı.

Koskoca CHP tarikatlardan korkuyor! Korkmalı zaten!

Bu korku, Anayasa’nın 174.maddesinin koruduğu 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”un çıkartılmasının ne kadar haklı ve doğru olduğunu göstermektedir.

Bilindiği gibi, Şeyh Said İsyanı dolayısıyla çıkartılan bu yasa bütün tarikatları yasaklamaktaydı.

Enver Behnan Şapolyo’nun “Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi” (Elif Kitabevi)’nde yazdığına göre sadece İstanbul’da 450 tekke vardı. Aynı kaynağa göre İslâm âleminde 166 adet tarikat varmış. Bu 166 tarikatın büyük bir çoğunluğu büyük bir olasılıkla Anadolu’da kazan kaynatmaktaydı. Cumhuriyet bunları yasaklamasaydı devrimleri kesinlikle gerçekleştiremezdi.

“Yasakladı de ne oldu, tarikatlar yeraltına kaydı, zamanı gelince (şimdi yani) ortaya çıktı!” diyorlar. Dedikleri doğru! Ama yasaklanıp kapatılmasalardı devrimlere engel olurlardı, ayaklanmalar olurdu, iç savaş çıkardı. Tarikatlar 1950’ye kadar ağır baskı altındaydı. 1950-1975 arasında iktidara gelenler durumu idare ettiler. Daha sonra önleri açıldı. 1925-1975 yılları arasında, sindirebildikleri kadar Cumhuriyet’i içlerine sindirdiler, sekülerleştikleri kadar sekülerleştiler. Yoksa hepsi Hızbullah gibi olurdu.

İddia edildiği gibi Tarikatlar bir sivil toplum örgütü değildir, demokratik toplum örgütü hiç değildir. Şeyhleri, STÖ’lerde olduğu gibi seçimle başa gelmez. Mürit özgür ve bireysel iradesine sahip değildir. Yani tarikat müridi özgür iradeli bağımsız bir seçmen değildir. Olamaz. Tarikatlar ve müridleri en fazla Anglo-Sakson türünden sekülerleşmeyi kabul edebilirler ama Cumhuriyet laikliğinin kesinlikle karşısındadırlar.

Bu kimlikleri içinde tarikatların tamamı, laik ve  demokratik cumhuriyet düzeni için tehlike kaynaklarıdır. Taşlaşmış statükoyu temsil ederler. Bu özelliklere sahip tarikatlara saygı duymak en azından siyasal saflık olur. İki anlamda da!

(Hürriyet, (25 Şubat 2011)

yurduma can feda
yurduma can feda hakkında:
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
"“DİN YOLUNA YALNIZ BAŞINA DÜŞENLER EŞEKTİR”" yazısına 2 yorum yapılmış
  1.  
    Mahir ŞEKİ

    *Sn.Özdemir İNCE’nin, Dünyevi çıkarlarını, Emperyal egemenlerin coğrafyamızdaki çıkarlarıyla tevhid eden tarikatlarla/cemaatlerle yaptığı entelektüel mücadelesinde; başlangıç noktası olarak Mevlana ve Mevleviliği seçmesi ilginç..
    Kendisinden bahsederken ince bir üslup kullanmaya dahi değer görmediği Mevlana, ‘’Farsça öten(?!), ağzı bozuk(?!), yobaz bir tarikatçı(?!)’’ydı,; öyle mi acaba?!..
    Mevlana Afganistan’ın Belh şehrinde, 810 yıl önce doğmuş.. 5 yaşındayken ailesiyle uzun yıllar süren göçe başlamış.. Sırayla, İran’ın Nişabur Şehrine, Bağdat, Kufe, Kabe, Şam, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Karaman ve nihayetinde Konya’ya ulaşmış…
    Doğduğu yerde, yol güzergahında ve nihayetinde vardığı Konya’da, ne devlet/şehir yönetimleri; ne de ‘’ilkokullar, ortaokullar, liseler, üniversiteler(?!)’’ Uygar, Laik, demokratik,.. değillerdi muhtemelen..
    Zamanının alimlerinden olan babası ve onun uygun gördüğü hocaları farsça öğretmiş, din öğretmiş, tasavvuf öğretmiş, şiir öğretmiş.. Mevlana da onları öğrenmiş.. Kendi ruh ve akıl dünyasıyla sentezlemiş.. Kendince iyi, doğru, güzel,.. saydıklarını ‘’becerebildiği en zarif şiir diliyle’’ saçabildiği kadar, insanlığa saçmış..
    800 yıl boyunca ‘’Saçtıklarını kabiliyetince anlayan, rehber edinen, haz duyan, mutlu olan,… reddeden, kızan, anlamayan,..’’ insanlar olmuş, olmaya da devam ediyor..
    Görünen o ki, 800 yıldır seveni, sevmeyeninden kat be kat fazla..
    Sevenlerinden, en fanatiklerinin(?!) bile, can yaktığı, kan döktüğü, siyasete girip devlet yönetmeye kalktığı, kadını erkeği baskı altına aldığı, ibadete veya dergaha maddi desteğe zorladığı vaki mi bilmem..
    Dergahına gidip el almadım, ders görmedim, Din yoluna(?!) girip girmemenin ne anlama geldiğinin tarifini yapamam..
    Mevlana’nın eserlerini severim.. Zaman, zaman okurum.. Okuyunca Tanrı’ya, Kuran’a karşı gelmiş mi sayılırım bilemem.. Ama, farklı bir evren açılır önümde.. Haz duyarım..
    Mevlana’nın; Cübbeli’yle, Menzil’le,..vb. ile aynı kefede tartılır gibi yapılmasına dahi kıyamam…

  2.  
    fatma gurman fatma gurman

    üst beyinleri dinsel düşünme evresini aşamayacak şekilde eğitilerek şartlandırılmış insan toplulukları çağdaş insanlık/çağdaş medeniyet alanında yer alamıyorlar çünkü akıl çapları o alana yetecek kadar genişleyemediğinden o alanın ihtiyacı olan düşünce ve davranışlar üretemiyor, çünkü akıl çapları binlerce yıl önce aşılmış olan dinsel düşünme evresiyle sınırlı ve orada takılıp kalmış durumda…oysa çağdaş insanlık alanı dinsel düşünme evresini önce felsefi düşünme evresiyle sonra o evreyi de bilimsel düşünme evresiyle aşarak, red ederek değil aşarak, eğitilmiş beyinlerin açtığı çağdaş bilimsel bulgulara dayalı olarak düşünce ve davranış gösterilen bir alan oluyor…türk toplumunun bu alana giriş yapabilmesi 100 sene önce eline bir fırsat geçti; gazi mustafa kemal atatürk türk toplumunun önüne çağdaş medeniyet alanına girecek ve onu genişletecek bir talim terbiye hedefini koydu…maalesef görünen o ki türk toplumu çoğunlukla bu hedefi elinin tersiyle itip çağ-dışı kalmış olan dinsel düşünme evresinde takılıp kalmayı yeğledi ve kendine bu evreye yaraşır klavuzlar seçmeyi inatla tercih ediyor…akibeti çağdaş insaniyet alanının dışında kalarak tecrid olmak, için için yanarak kül olmak veya patlayıp imha olmak olacak…

Cevap Yazın


5 − 3 =

FpsAgency