Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
19 Mayıs ruhunu anlamak
21 Mayıs 2018
07:32
29 Kez Okundu

Sinan Meydan

Bu topraklarda bu güne kadar atılan hiçbir adım, Atatürk’ün 19 Mayıs 1919′da Samsun’a ayak basarken attığı o adım kadar ”kurtarıcı” olmadı. Emperyalizme karşı “tam bağımsızlık”, saraya/sultana karşı “milli egemenlik” mücadelesi o ilk adımla başladı. Sonunda Türk milleti iki kere kurtuldu.

Samsun’a çıktığı günlerdeki Atatürk
Yaş 38.

Sürekli “yerli ve milli” olmaktan söz edip de büyük bir tutarsızlıkla milli bayramların coşkusunu azaltmak isteyenlere inat, iki gün önce 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı‘nı yine coşkuyla kutladık. 19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıkan Atatürk, 7 yıldır aralıksız savaşmak zorunda kalmış, varını yoğunu kaybetmiş, dahası elinde kalan toprakları işgal edilmiş yorgun, yoksul bir halkı “Ya istiklal ya ölüm” parolasıyla ayağa kaldırmayı başardı.
Peki, ama Atatürk bunu nasıl başardı?

KORKUNÇ MANZARA

Atatürk, Nutuk‘un daha ilk sayfalarında, 19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıkarken gördüğü o korkunç manzarayı “Genel Durum ve Görünüş” başlığı altında şöyle anlatıyor:
“Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu topluluk genel savaşta yenilmiş, koşulları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmış, büyük savaşın uzun yılları boyunca millet yorgun ve yoksul bir durumda. Milleti ve ülkeyi genel savaşa sürükleyenler kendi yaşamlarının kaygısına düşerek yurttan kaçmışlar. Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet güçsüz, onursuz, korkak; yalnız padişahın isteklerine uymuş, onunla birlikte kendini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş. Orduların elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf devletleri, ateşkes antlaşması hükümlerine uymayı gerekli görmüyorlar.”
Atatürk
bu satırların devamında İstanbul ve Anadolu’nun pek çok yerinin İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan işgali altında olduğunu, bundan başka ülkenin dört bucağındaki Hristiyan azınlıkların devletin çökmesi için çalıştıklarını belirtiyor. Böylece öncelikle son derece gerçekçi bir durum tespiti yapıyor.

KURTULUŞ ARAYIŞLARI

Osmanlı Devleti’nin kalan topraklarının her taraftan çepeçevre kuşatıldığı, işgal edildiği, bölünüp parçalanmaya çalışıldığı o günlerde yurtsever zihinler bu büyük felakete bir “kurtuluş yolu” arıyordu. Atatürk, yine Nutuk‘ta “kurtuluş yolu” arayan o “yurtsever zihinlerin” çaresizliğini de şöyle anlatıyor:
“Düşman devletler, Osmanlı Devleti’ne ve ülkesine maddi ve manevi bakımdan saldırmışlar, padişah ve halife olan kişi (Vahdettin), hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda… Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde olup bitecekleri bekliyor. Felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar bulundukları çevreye ve sezebildikleri etkilere göre kurtuluş çaresi saydıkları yollara başvuruyorlar… Ordu, adı var kendi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar genel savaş boyunca sıkıntı ve güçlüklerle yorgun düşmüş, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumunun kıyısında, kafaları çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta…”
Ancak o zor koşullarda “kurtuluştan”, “bağımsızlıktan” söz edenlere de iyi gözle bakılmıyor. Bu tür insanlar, “çılgın”, “maceracı” olarak görülüyor.
Atatürk, Nutuk’ta, “kurtuluş yolu” arayanların da “padişahsız, halifesiz” bir kurtuluş düşünemediklerini, “kendilerinden önce yüce halifeliğin ve padişahlığın kurtuluşunu” amaçladıklarını, buna karşı çıkanları ise “dinsiz, vatansız, hain” ilan etmeye hazır olduklarını belirtiyor. Ayrıca, “kurtuluş yolu” arayanların İngiltere, Fransa ve İtalya gibi “büyük devletleri gücendirmemek” ilkesini esas aldıklarını, bu ülkelere karşı mücadele etmeyi “mantıksızlık ve ahlaksızlık” olarak gördüklerini ifade ediyor.