Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Çin’in jeopolitiği
09 Ağustos 2017
23:10
527 Kez Okundu

Ömer Özkaya

Binlerce yıldır Asya’ya sahip olmak için verilen mücadele ve boğazlaşmanın manasını, işin içyüzünü bilmeyenler pek de kavrayamazlar. Görünüşte mücadele, büyük kısmı çölden, su bakımından fakir bozkırlardan ve çok yüksek dağlardan ibaret ve sert tabiat şartlarının hâkim olduğu, velhasıl dünyanın en verimsiz toprakları üzerinde vuku buluyor. İşte bu coğrafyada yaşayan kavimler, kabileler, uzun müddet iptidai, garabet örneği yığınlar olarak görüldü. Bu göçebelerin, basit ve kendi halindeki çobanların cedlerinin bir zamanlar başka türlü yaşamış olmalarını çoğunluk hatırından bile geçirmedi.

Oysa tarih, Asya’dan şekillendi, Asya eğer olmasaydı, ilimden bahsedilemezdi. Asya eski uygarlıkların da doğduğu yer. En eski ilimlerin de merkezi burası. Asya, en eski emanetlerin ve en eski oyunların da ev sahibi. Kavim hareketlerinin kaynaştığı bir alan olduğu kadar çeşitli medeniyetlerin de hem merkezi hem de hakiki toplanma havuzu. Asya, diğer yaşam boyutlarıyla irtibatın en mümkün olduğu yer. “İlham”ın, en “olmaz”ları “olur” yaptığı yer.

Korkusuz elçiler, şansını denemek isteyen cesur tüccarlar ve gayretli din adamları, sırlarla dolu bu coğrafyaya doğru ilk patikaları açtılar. İşte birkaç yüzyılın ürünü bu bir sürü dağınık verinti ve kayıtların eklenmesi suretiyle ilk insicamlı tablo meydana geldi. Biraz bulanık da olsa ortaya çıkan tablo büyüleyiciydi, keşif ve pazar arayışı, Asya’ya “hakim olma” arzusuna dönüştü.

Asya’ya sahip olma siyasetinin yaylarını harekete geçiren şey, elde edilen bazı bulgulardan hareketle, burasının, başka âlemlere, kadim bilimlere açılan kapılara sahip olduğu yönündeki inançtır. Mamafih, günümüz dünyasının sisteminin parametrelerinden olan boru hatları, petrol ve endüstrinin bağımlı olduğu nadir metallerin bilinmediği, bilinse de bir şey ifade etmeyeceği binlerce yıl önce de buraya hâkim olmak için çetin mücadeleler verilmiş olması, Asya için verilen mücadelenin daha derinlerde ve zamanlar üstü bir sebebe dayanıyor olması gerektiğini ortaya koyuyor.

Dünyanın süper güçlerinin askeri harekette bulundukları, işgal ettikleri ülkelere salt jeopolitik ve stratejik amaçlarla gittiklerini düşünemeyiz. Dünyadaki en aptal general, Tibet’e, Kamboçya’ya, Afganistan’a, Somali ve Irak’a sadece askeri gayelerle, siyasi hesaplarla gittiğini düşünendir.  Dünya coğrafyası, insan ve diğer varlıklar coğrafyası olduğu kadar bilimlerin de coğrafyası niteliğini taşır.

Asya’nın en doğusundaki Çin de, eskiden beri yabancılar tarafından hep işgal edilmek istenilen bir yer ve beş bin yıllık yazılı tarihi ile en eski medeniyet merkezlerinden biri. Çin, dünyada ilk insanların görüldüğü ender yerlerdendir. Baskı, pusula ve kağıt para, ilk önce Çin zekası tarafından bulunmuştur.

Çin’in sosyal, ekonomik, askeri ve siyasi gelişmelerini etkileyen en önemli unsur, yabancı kavimler ve coğrafi şartlardır. Kuzey’in sert iklimi, su kıtlığı ve burada verimli arazilerin olmaması, Güney’i daima hedef haline getirmiştir. Bu akınlar sonucunda Hunlar ve Tibetliler gibi Kuzey insanları, zaman zaman Çinliler’i egemenlikleri altına aldılar ve başlarına geçerek onları idare ettiler. Ama Çin, içerilerine kadar sokulan bu “yabancı” akrabalarını, medeniyetiyle, manevi kuvvetiyle, yumuşak güç unsurlarıyla ezdi ve onlar belki kendileri de farkına varmaksızın Çin’li haline geldiler.

Bununla beraber Çin kültürü Tibet ve Hun aşısıyla aşılanmış oldu. Bu sebeple Çin kültürünün bağımsız bir kültür olup olmadığı tartışmalıdır. Öte yandan Kuzey akınlarından bunalan Çinliler’in Çin Seddi’ni inşa etmeleriyle Kuzeylilerin hücumları sona ermedi ama giderek Batı’ya yöneldi.

Çin, dışarıdakinin içeri girmesine, içeridekinin de dışarı çıkmasına mani olan, aşılması zor bir coğrafyayla çevrili. Bu durumu, bir dış gücün Çin’i işgal etmesini imkânsız hale getiriyor ama aynı zamanda Çin’in de başka topraklara çıkmasını zorlaştırıyor. Coğrafi kuvvetler, inatçı Çin mukavemetinin destekçisidir. Zorla egemenliği altına aldığı kenar ülkeler İç Moğolistan, Doğu Türkistan ve Tibet, Kuzey ve Batı’dan Çin’e yönelik ölümcül bir darbeyi emen hava yastığı fonksiyonunu icra ettiler, ediyorlar. Tarihte olduğu gibi bugün de Çin, denizlerden gelecek bir saldırıya daha açık, bu sebeple güçlü donanma peşinde.

Çin’in coğrafyası, iki bölümde incelenebilir: Doğusu Pasifik Okyanusu’na kıyıdır, yüksek dağlarla çevrilidir, nüfusun en yoğun olduğu yer de burasıdır. Batı bölümü ise dağlık, çöllük ve çoraklıktır. Nüfusun okyanusa kıyı Güney Doğu’da toplanmış olması sebebiyle Çin’in iç kısımları neredeyse bomboştur. Kuzey’de yaşayan Çinliler ile Güney’de yaşayan Çinliler hayli farklıdır. Kuzey’de hemen her şeyi belirleyen tabiat şartlarıdır, tarih boyunca akınlardan nispeten daha az zarar gören Güney ise dünya ile etkileşime açık ve yerleşiktir. Ülkenin çok geniş bir alana yayılmış olması, sert iklim ve coğrafi koşullar sebebiyle ülkede merkezi otorite hiçbir zaman tam anlamıyla tesis edilememiştir. Otorite, tarih boyunca, prens ve derebeylerle paylaşılmak zorunda kalınmış, bunların haksız ve keyfi uygulamaları toplumun ruhunda yaralar açmıştır.

Azınlıkların toplam nüfusa oranı sadece yüzde 6 düzeyinde, ancak Çin haritasının yarısından fazlasının üstünde ama sudan uzak, dağlık ve uç bölgelerde onlar yaşıyorlar.

Çin, Türkiye’yi de yakından ilgilendiren Kuzeybatısını, en stratejik alanı, elindeki en büyük değerlerden biri olarak kabul ediyor. Bu bölge Pekin’in, Doğu Türkistan, İç Moğolistan ve Tibet üzerinde denetim kurması açısından kilit önem taşıyor. Kuzeybatı’nın; ağırlıklı olarak Müslüman-Türkler, Tibetliler ve Moğollar’dan oluşan karmaşık etnik motifi, Pekin’in bölge üzerinde güç projeksiyonunda bulunmasına engel teşkil ediyor.

Çin’in bugünkü meseleleri, geniş ölçüde tarihi köklere sahiptir. Toprak meselesi, Çin’in en eski ve müzmin derdidir. Verimli topraklardaki nüfus yoğunluğu, geniş arazi sahiplerinin toprak reformunu baltalaması, meselenin çözümünü zorlaştırmaktadır. Çin’in yüzeyinin yüzde 60’ı 2 bin metreden yüksektir, sadece yüzde 14’ü 500 metreden alçaktır. Bu coğrafi yapıya rağmen, “Çin’de aşırı sanayileşme, tarımsal alanları azaltmanın yanı sıra, toprak ve suyun kirlenmesine de neden oluyor. 1,3 milyar nüfusa sahip Çin’de, insanları doyurmak halen ülkenin en büyük önceliği konumunda. Çinliler bir taraftan giderek zenginleşirken, bir taraftan da (ot kökleri yedikleri) şiddetli açlık yıllarını unutmuyor. Başbakan Wen Jiabao, bir çiftliği ziyaretinde, ‘Dünyaya en büyük katkımız 1,3 milyar insanı doyurmaktır’ demişti” (Milliyet, 10 Ekim 2009).

14 ülkeyle komşu Çin, dünyadaki ekili toprakların sadece yüzde 7′siyle dünya nüfusunun tam yüzde 22′sini doyurmak zorunda. Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping’e göre de “Çin’de gıda güvenliği sorunu, ciddiyetini koruyor” (Çin Devlet Radyosu – 28 Ocak 2016).

Yani halen bugün de Çin’in en büyük korkusu açlık. Pekin-Londra hızlı tren hattı bu sebeple ayrıca önemli.

Çin’deki toprak reformları saymakla bitmez. Doğu ile Batı arasındaki gelir farkı, uçurum düzeyindedir.

Amansız düşmanın amansız düşmanıyla ittifak etmek, Çin’in en sonuç alıcı politikalarından biri. Ayrıca uzaktaki düşmanla anlaşarak yakındaki düşmanı yenmek, sonra da uzaktaki düşmanı yenmek de… Simgeleri olan yılanın bir takım karakteristik özellikleri, Çinliler üzerinde tezahür etmiş gibi… Kurnazlık ve hesaplılık, Çin ırkının antropolojik özelliklerinden. Diplomatik kanallar, kız vermeler, hedef ülkedeki muhalifler, casuslar ve barış zamanlarının ticaret münasebetleri, Çin haber alma servislerinin kaynaklarındandır.

Çin’in Kuzeybatı’sına dağılmış vaziyetteki Çinliler, diğer gruplar arasında en yüksek nüfusa sahip, burada diğer bölgelere göre bozulmamış bir Çin geleneği ve Çin nesebi bulunuyor. Pekin’in planlamasıyla, Çin’li olmayan toplulukları ciddi anlamda Çinlileştiren bu Çinliler, savaşların, çatışmaların, zorlu hava koşulları ve açlıkların, rekabetlerin sonucunda acımasızlaşıp, gaddar insanlara dönüştüler. Pekin’in konumlandırmasından bağımsız olarak, Kuzeybatı’da yaşayan bu Çinliler kendilerini, azınlıkları baskı ve kontrol altında tutmakla vazifeli görüyorlar, başarısız olmaktan da endişeliler.

Müslüman-Türkler, Kuzeybatı’nın en geniş ikinci topluluğunu oluşturuyor, birbirlerine bağlı, Çin dahilinde en homojen topluluk olarak değerlendiriliyorlar. Vahhabilik bu bölgede, Sünni İslam’a karşı kullanılmak üzere destekleniyor. ABD istihbaratının Temmuz 1944 tarihli bir raporuna göre, “Vahhabilik, Tsinghai valisi Ma Bufang’ın himayesi altında bulunuyor” Bufang bir emri yerine getiriyordu.

Çin’in bölünmezliğinden yana olan Müslüman Hui asıllı General Bufang, Milliyetçi lider Çan Kayşek’in komutası altında hem Komünist Mao güçleriyle hem de Tibetliler, Kazaklar ve Doğu Türkistanlılarla savaştı. Hem vali hem de askeri generaldi. 1949 yılında Komünist güçlere karşı ağır bir yenilgi alması üzerine önce Tayvan’a oradan da Mısır’a kaçtı. Bufang ile Amerika arasında ilk irtibat 1950’de Mısır’da sağlandı. Bufang burada, Çin Müslümanlarını, Çin Komünist güçlerine karşı cihada çağırdı ama çağrısı karşılık bulmadı. Buradan Londra’nın yardımıyla Suudi Arabistan’a geçti, vatandaşlık aldı ve 1975 yılında Suud’ta vefat etti. Uygurlar, “Müslüman Hui’ler bize her zaman ihanet etti” derler.

Kuzeybatı  Müslümanları Uygurlar, cesaret ve dayanıklılıklarıyla meşhur, mükemmel savaşçılar. Gurur verici bu özellikleri, dış güçlerce “üzerlerine yatırım yapılabilir” olarak değerlendirilmelerinin sebeplerinden biri.

Çin’in merkez çekirdeğinin savunulması, Sincan’dan başlar. Bu sebeple her ne pahasına olursa olsun Pekin, Doğu Türkistan’ı elinde tutmak isteyecektir. Çin Devlet Radyosu’na göre de, “Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi, Çin’in kuzeybatısında yer alan önemli bir ekonomik merkez, enerji havzası ve ülkenin Avrasya coğrafyasına geçişini sağlayan jeostratejik bir bölgedir. Nitekim, Orta Asya-Çin doğalgaz ve petrol boru hatları ve Batı Çin-Batı Avrupa hattı da bu bölgenin topraklarından geçmektedir.” (CRİ, 11 Temmuz 2017)

Bir süredir İsrail, Doğu Türkistan’la yakından ilgileniyor.

Çin’in egemenliği altındaki Tibetliler, “erdem” hayranıdırlar, miskin bir görüntü veriyor olmalarına rağmen zaptedilmeleri zordur, üzerlerinde yabancı bir otoriteyi asla kabul etmezler, silahlı ve fili eyleme çok yatkındırlar, silah tutkunudurlar, Çin ilerleyişinin karşısındaki en güçlü dirençlerden biri onlardır. Tüm tepkilerini, dini liderleri kontrol eder. Köle ve sömürge gibi görülmekten çok rahatsızlar. Kendi yöneticilerine bile düzenli vergi vermeyen Tibetliler, özgürlüklerine düşkün, gerektiğinde silaha sarılmaktan hiç çekinmezler. Bu özellikleri, Çinliler arasında Tibetliler’den çekinmenin yanı sıra onlara gizlice beslenen saygının da kaynağıdır.

Tibetliler’e göre, “Çinliler, erdemden habersiz, nasipsizler.” Çinliler’e göre ise “Tibetliler, şiddet yanlısı ve son derece barbarlar. Bu nedenle de her türlü örgütlenmelerini yok etmek, meşru”dur.

Eğer Çin, Tibet üzerindeki hâkimiyetini kaybederse, Tibet, Hindistan’ın bir uzantısı haline gelebilir. Sonuçta işgal altındaki Tibet ve Doğu Türkistan, Çin’in dünyaya açılan kapısıdır, Pekin onları kaybetmek istemeyecektir.

Çin’de üçüncü büyüklükteki azınlık Moğollar, Çin ve Tibet kültürünün esiri olmuşlar. Lider kadrosunun bozulması sonucu, toplumun genel dokusu zayıflamış durumda. Göçebe halde yaşayan Moğollar, Çinli istilası ve Çin egemenliği karşısında hareket edemez durumda.

Çin’deki azınlıkların Çin’e ve Çinliler’e karşı besledikleri husumet, Çin’in Kuzeybatı’sına hâkim temel siyasi olgu. Bu durum, Çin’e dair yapılacak her türlü hesapta göz önünde tutulacaktır.

Ülkedeki üç büyük azınlık Tibet, Uygur ve Moğollar etrafında gelişen ve “yerel” gibi gözüken mücadeleler aslında iç yüzü pek bilinmeyen büyük bir kavganın uzantıları. Gerek İç Moğolistan’da, gerekse Tibet ve Doğu Türkistan’da, bağımsızlık peşindeki güçlerin içindeki rekabet körüklendi, rekabet yok ise rakiplerin ortaya çıkması sağlandı, böylece hem hareket çok başlı hale getirildi, hem de aşağı yukarı eşit güçlere sahip bunların iktidar uğruna dış yardım arayışlarına girmeleriyle de dava uğrunda mücadele edenler, küresel kavganın küçük askerleri haline geldiler. Konjoktüre göre bazen ileriye sürüldüler, bazen de geri çekildiler. Tibet için mücadele eden ve birbirine muhalif iki Budist liderden Pançen Lama’nın Çin’e, Dalay Lama’nın da İngiltere’ye dayanması buna güzel bir örnektir.

Asya’daki mücadelelerden öğrenilen bir şey; düşmanlıkta olsun dostlukta olsun veya ittifakta olsun,  akrabalığa bakılmaz, birbirine akraba veya tamamiyle yabancı kavimler, yan yana bulunabilecekleri gibi birbirine karşı da gelebilirler.

13 ve 14. Yüzyıllar şüphesiz Asya’nın en önemli tarihi çağlarından birini teşkil eder, bugünleri şekillendirmiş bu devrin tesiri, Asya sınırlarından Avrupa’ya kadar yayılmıştır. Asya ile Avrupa ancak o devirde birbirini gerçekten tanımıştır. İç Asya ve Doğu Avrupa’nın siyasi ve etnografik manzarası, bu çağ olaylarının tesiri altında teşekkül etmiştir ve o zamandan beri ne olmuş, ne değişmişse bu ancak o geçmiş hâdiselerin zaruri neticeleridir.

Çin esir mi?

Çok zorlu bir coğrafyayla çevirili Çin’in askeri ve siyasi enstrümanlarını çalıştıracak olan ekonomik refahı, temelde ABD ve diğer ülkelere yapacağı ihracata bağımlıdır. ABD mali piyasalarındaki parasını geri çekebilmesi için Pekin’in bu parayı kullanacak başka bir merkez bulması gerekiyor. Şayet Çinliler Avrupa’ya yönelirlerse, Avrupa’daki faiz oranları aniden düşecek, ABD’deki faiz oranları artacaktır. Sonuçta Avrupa’nın da parası ABD’ye doğru akacaktır. Dolayısıyla, Çinlilerin günün birinde tüm paralarını ABD piyasalarından çekme olasılığından kaynaklanan korku, asılsızdır çünkü Çinliler, ekonomik açıdan da köşeye sıkıştırılmış durumdadır.

Çin bir taraftan Amerikan tahvil ve dolarına milyarlar yatırarak ABD’nin borçlarını finanse ederken bir taraftan da genel stratejisi doğrultusunda diğer ülkeleri de yanına alıp, Amerikan Doları’nı tahttan indirmeye çalışıyor. Birkaç trilyon dolara sahip Pekin yönetimi bununla birlikte döviz rezervinin erimesinden de kaygı duyuyor. Şanghay Dış Ticaret Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Xu Haining de aynı görüşte: “Çin, ikilem içinde. Sanki tutsak gibiyiz. Aslında ABD’nin kreditörü olmamayı tercih ederdik… Amerikalıları desteklemekten başka çaremiz yok. Çoğu bunun iyi olmadığını söylüyor. Ama ne yapabiliriz ki. Hiçbir alternatifimiz yok.” (Almanyanın Sesi, 27 Mart 2009)

Çin’in önündeki en büyük tehdit, her zaman için, merkezi hükümetin zayıflaması ve bölgeselciliğin gelişmesi olacaktır.

Çin’in kadim geçmişi ile ilgili bilinenler şaşılacak derecede az. Çin, ölümsüzlük arayışındakiler tarafından en çok araştırılan ülke, bu gün de, geçmişte de… Çin’in kadim ilimlerdeki önemi nedir?

Çin’in jeopolitik ve jeostratejik açıdan önemi konusunda Batı’da yazılmış ciddi bir külliyat vardır. Bunun dışında Çin’in dünya gündemine gelmesine sebep olan bir başka olay Tibet ve Dalay Lama’dır.

Çin in en büyük özelliklerinden birisi de kadim medeniyetlerin ve bilimlerin beşiği ve komşusu olmasıdır. Çin’in kadim bilimlerle ilişkisine dair Hollywood’ta birçok film çekilmiş, çok sayıda araştırma ve kitap yayınlanmış ve yayınlanmaya devam etmektedir.

Çin’in kadim geçmişi ile ilgili bilinenler şaşılacak derece azdır. Fakat Tibet, Moğolistan, Sincan Uygur Bölgesi ve Çin’in kadim yerleşim bölgeleri ile ilgili Batılı ülkelerin yaptıkları araştırmalar, Çin’in daha büyük bir ilgi ile takibine sebep olmaktadır.

Dünyayı dönüştüren bilgilerin, bilimlerin ve hayallerin menşei, Büyük Asya olmuştur. İstanbul ve Tokyo arası hep kısa bir mesafe olmuştur.

Batı’yı dönüştüren tüm bilimsel motivasyonun Asya kökenli olması, kadim medeniyetlerin Asya’nın doğusu ve güneyini ayrıca kuzeyini yani kutupları dünyaya çıkış noktası olarak belirlemesi, Çin ve Çin’le birlikte Japonya, Tibet, Hindistan, Özbekistan, Kazakistan, Sibirya ve Türkistan Tibeti’ni daha da ilginç ve araştırılır hale getirmiştir.

Kadim medeniyetler networkü dediğimiz olgu söz konusu olunca, Çin’in önemi daha da artar. Çünkü kadim medeniyetlerin, dinamikleri, bilimsel seviyeleri ile bilimi, milletler ve coğrafyalar arasında nasıl döndürdüğü incelenirse Çin’in bu konuda önemli bir yere sahip olduğu görülecektir.

Çin’in kadim medeniyetlerin yaşam sahalarının içinde olması ya da komşu olması, Çin’in kadim kültürünün daha farklı şekillerde incelenmesine sebep olmaktadır. Gerçekten de kadim medeniyet coğrafyaları konusunda son zamanlarda yapılan incelemeler, dünya coğrafyası konusunda bilinenlerin inanılmaz oranda az olduğu gerçeği ile yüzleşmemize sebep olmuştur. Bu yüzleşme, şu anda çok ilerilerde görülen dünyadaki bilimsel ve teknolojik düzeyin geçmişteki düzeylerden çok gerilerde olduğunun farkına varmamıza sebep olmaktadır.

Bilimsel teknolojik spekülasyonların dışına çıkıldığında dünya coğrafyasının çok sayıda bilinmeyenlerle dolu olması, insanlığın elindeki uzay bilgilerinin bile henüz yok sayılabilecek düzeyde olmasıyla insanlık, elindeki tüm verileri tekrardan gözden geçirmek zorunda kalmaktadır. Bu işlem insanlığa ölümsüzlük, evrenin çeşitli noktalarına engelsiz seyahat, astral seyahatin çeşitli türleri, bilişim teknolojileri gibi binlerce alanda aslında hiç bir ilerleme sağlamadığını ve dünyanın kendisi ile ilgili bilgilerden bi-haber olduğumuzu hemen her gün yüzümüze vurmaktadır. İşte bu noktada Büyük Asya, Türkistan Tibeti, Türkistan Türk geçmişli Hindistan, Çin ve Japonya daha çok araştırılmaya başlanmıştır.

Çin’in kadim tarihi ve coğrafyası acaba insanlığa ne gibi katkılar sağlayacaktır ve Çin’in kadim bilimler stratejisi, dünyadaki bilimsel ve sair dengeleri nasıl değiştirecektir? Çin’in ve genel olarak Asya’nın bugün Batı tarafından milim milim incelenmesi, insanlığın gözünden kaçırılanları tespite yöneliktir diyebiliriz.

GÜNEŞ GAZETESİ

yurduma can feda hakkında:
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Cevap Yazın


2 − = 1

FpsAgency