Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Ulusal Egemenlik Uğruna Can Verilir mi?
03 Aralık 2013
23:05
1089 Kez Okundu

yzr ismet gorgulu

Atatürk’ün Andı

Atatürk, annesinin Karşıyaka/İzmir’deki mezarı başında ulusal egemenlik uğrunda can vermeye and içer.

“ Validemin ruhuna ve bütün ecdat ruhuna ahdetmiş olduğum vicdan yeminimi tekrar ediyorum. Validemin kabri önünde ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum, bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği ve sağlamlaştırdığı egemenliğin korunması ve savunulması için gerektiğinde validemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Ulusal egemenlik uğruna canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.” (27.1.1923-İzmir)

Vatan için ölmeyi biliriz, biz Türklerden daha iyi bilen de yoktur. Ama ulusal egemenlik uğruna ölünür mü? Uğruna ölünmesi gereken bir sistem midir? Yani vatana eş midir? Atatürk’e soralım.

Ulusal Egemenlik uğruna ölünebilecek bir sistem midir?

“Bir devlet tam bağımsızlığına ve bir millet kayıtsız şartsız egemenliğine malik ve sahip bulunmadıkça, devlet ve millet için hayat, refah ve şeref olama(z),… bu gerekleri temin etmedikçe yaşama(sı) mümkün olama(z)…”  (30.1.1923-İzmir)  

“Bir millette, şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın yaşayabilmesi mutlak o milletin özgürlük ve bağımsızlığa sahip olmasıyla mümkündür ” (24.4.1921)

“…Milleti refah ve ikbale (gelişme, kalkınma) götürecek sahalarda emniyetle, başarıyla yürüyebilmek, yalnız bir şarta bağlıdır… Bu şart şudur: Milletin doğrudan doğruya kendi hakimiyetine kendinin sahip olmasıdır.” (20.3.1923-Konya)

Ulusal egemenlik sistemi varsa ve ulus buna sahip çıkıyorsa, sistemin dışa yansıması olan bağımsızlığı devlet koruyorsa; ancak bu durumda birey özgürdür, insanca yaşayabilir; ulus şerefini, namusunu, yaşamını, refahını koruyabilir, gelişmesini sürdürebilir, sömürülmekten kurtulabilir. Bunlar nedir? Yurttaş, ulus ve devlet yaşamının vazgeçilmezleridir.  Bunlar yoksa yurttaşlık da, ulus da, devlet de kağıt üzerindedir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesindeki temel ilke; “Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla gerçekleştirilebilir… Türk’ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. O halde, ya istiklal ya ölüm!” (Nutuk)

Kurtuluş Savaşı bu nedenle yapılmıştı. 1920’li yılları yaşayan kuşaklar bunu sağlamak için can vermişti. Atatürk Kurtuluş Savaşı’na başlarken “Ulusal egemenlik sistemine dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız, yeni bir Türk devleti kurmak” kararı ile yola çıkmış ve gerçekleştirdiği, bu kararın içeriği olmuştu. Dolayısıyla ulusal egemenlik sistemi can vererek kazanılmıştır, korunması ve savunulması için de gerektiğinde can verilmesi göze alınmalıdır. Atatürk laf olsun diye yemin etmemiştir. Ulusal egemenlik varsa ve sistem işletiliyorsa varsınız; egemenlik kağıt üzerinde var, ancak işletilmiyorsa yok olmaya doğru gidiyorsunuz, demektir.

Nedir Ulusal Egemenlik?

“Bu devlet sizindir Devlet sizsiniz… Bütün yetki sizindir. Milletindir. Biz, en nihayet iradenizi yerine getirmeye, sizin menfaatinize hizmet etmeye memuruz…” 1923-Eskişehir

Ulusal egemenlikte, devletin ve devletin yönettiği vatanın sahibi ulustur. Devletin uyruğu olan her birey, devletin ve vatanın ortaklarından biridir. Bu nedenle bireye, vatanın ortaklarından anlamında vatandaş/yurttaş denmiştir. Yurttaş vatanın ve devletin ortağı olunca, tüm yurttaşların “Biz” duygusuna erişerek oluşturduğu ulusun, ulusun ürettiği ulusal kültürün de ortağı ve ulus ile vatanın sahip olduğu ekonomik kıymetlerin manevi ortağı olmaktadır. Yani ulusal varlık unsurlarının ortaklarından biri olmaktadır ki işte bu ortaklık yurttaşa sorumluluk getirmektedir. Kendine ve malına sahip çıkmasını, sahipliğin doğurduğu sorumluluğunu yerine getirmesini ve bunun için de milli iradesini ortaya koymasını gerektirmektedir.

“Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir… İdare usulü, halkın geleceğini bizzat ve bilfiil idare etme esasına dayanır… Milletin geleceğine yalnız ve ancak millet egemen olacaktır. Milleti temsil eden, milli iradeyi millet namına sınırlı ve belirli bir zaman için manevi şahsiyetinde toplayan Millet Meclisi bile en sonunda millet tarafından yenilenmeye tabiidir. Esas olan millettir. Egemenlik onundur, irade hakkı da onundur.” (1923 Eskişehir-İzmit konuşmaları)

“Anayasa, … bu devletin hayatının, egemenliğin kayıtsız şartsız milletin sorumluluğunda kalması ile mümkün olacağını ifade eden kanundur. Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin sorumluluğunda kalabilmesi için, halkın geleceğini bizzat kendisinin idare etmesi esasını şart kılan bir kanundur” (17.2.1923, İzmir İkt. Kong.)

Ata’nın açıklamasından anlıyoruz ki, ulusal egemenlik salt oy verme, seçme hakkı ve sorumluluğu değil, ülkenin günü ve geleceğinin yönetimine yönelik bir sorumluluktur. Bu sorumluluğu yerine getirici davranışlar içinde olmaktır. Milli iradesini ortaya koymaktır .

Ulusal Egemenliğin Yurttaştan İstediği Davranışlar

Atatürk, “millet işlerinde her bireyin zihni, başlı başına faaliyette bulunması lazımdır” der. Yani her yurttaş, ülke iç ve dış yönetimi, ülke sorunları ile ilgilenecek, kafa yoracak, seçimini buna göre yapacak ve bunu özgür olarak, tek yapacak, yani birey iradesini bitiren tarikat ve aşiret düzeni içinde olmayacak. Peki bireyler ülke yönetimiyle ilgilenmiyor ve birey özgürlüğüne sahip değillerse ne olacağını yine Ata’ya soralım, bakın ne yanıt veriyor:

“Fertler fikir sahibi olmadıkça, haklarını idrak etmiş bulunmadıkça, kitleler istenilen istikamete, herkes tarafından iyi veya fena istikametlere sevk olunabilirler. Kendini kurtarabilmek için her ferdin geleceği ile bizzat ilgilenmesi lazımdır.” (31.12.1919, Nutuk, Belge 220)

Diyor ki; yurttaşlar, ulusal egemenliğin getirdiği ülke yönetimiyle ilgilenme sorumluluğundan uzak, bu terbiye verilmemiş, bu sorumluluk “siyasetle uğraşma” baskı ve kötülemesiyle söndürülmüş ve karnını doyurma derdine düşürülmüş ise kolay kandırılabilir, ülkeyi yanlış ellere teslim edebilir. Onun için ülkenin geleceği değil, kendisinin günü önemli ve önceliklidir. Ülke; ülke için gizli ajandası olanların eline geçermiş; şeriat gelirmiş, ülkede iç savaş çıkar, bölünmeye sürüklenirmiş; sahip olduğu vatanı peşkeş çekilir, devleti bağımsızlığını bitirirmiş; bunlar bu tip yurttaşların ilgi ve kavrama alanının dışındadır, diyor.

Bu duruma düşülmemesi için ulusal egemenlik, yurttaşlardan, Ata’nın sözlerinden yararlanılarak hazırlanan şu davranışları istemekte ve beklemektedir.

  • Ülke sorunları ve yönetimi üzerine ilgili olmak ve bilinçlenmek, kamunun yararına ve zararına olan durumları görebilmek, günü ve geleceği değerlendirebilmek.
  • Siyasi haklarına sahip çıkmak.
  • Egemenliğini devrettiklerinin her şeyi daha iyi bilirler anlayışına sığınmamak.
  • İdare edenleri denetlemek, gerektiğinde hesap sormak ve hesap vermek.
  • Düşünce ve çözüm üretmek, ilgililere iletmek, basın yoluyla kamuya mal etmek, bunu bir hak değil, ulusal ve vicdani bir görev olarak kabul etmek.
  • Gerçekleri görüp ortaya koymamayı bir hainlik olarak görmek.
  • Yetkili makamda, her şeyin en iyisini ben bilirim, anlayışında olmamak.

Bu davranışların oluşması, elbette kağıt üzerine yazmakla olmaz. Davranışları oluşturacak alt yapının kurulması ile olur. 

Halkın Egemenliğine Sahip Çıkması Nasıl Sağlanır?

“Bir milletin egemenliğini anlamış olabilmesi ve onu emniyetle korunmuş tutabilmesi bir takım özel niteliklere ve üstün terbiyeye sahip olmasıyla mümkündür. Bir milletin ki, siyasi terbiyesinde, milli terbiyesinde, vatanseverliğinde noksan vardır; öyle bir millet egemenliğini gerektiği derecede kuvvetle elinde tutamaz ” (1.4.1923,TBMM)

Türk ulusunun bunca yaşanan olumsuzluklara karşın sessiz, duyarsız ve tepkisizliğini Ata’nın bu açıklaması anlatıyor mu dersiniz? Ne olduğunu bir kenara bırakalım, üniversite öğrencilerinin bile, “siyasi terbiye”, “milli terbiye” kavramlarını hiç duymamış olduklarına tanık oluyoruz. Bunlar seçmendir, ulusal egemenlik sorumluluğunu üstlenmiş gençlerdir. Gençlerimizi seçmen yapmışız ama görevini, sorumluluğunu öğrenmesini sağlayıcı “demokrasi” dersi vermeyi unutmuşuz (!). Ortaöğretimde demokrasi konusunun işlenmediğini biliyor muydunuz? Demokrasiyi öğretmeden, bunun gerektirdiği katılımcı davranışlar kazanmasını sağlayıcı siyasi terbiye vermeden, nasıl ulusal egemenliğe sahip çıkmasını beklersiniz? Ulusuna ve yurduna bağlılığını ve sorumluluğunu doğurucu milli terbiye vermeden, ülke sorunları ile ilgilenmesini , katılımcı davranışlarda bulunmasını nasıl beklersiniz? Sadece “Benistan”da değil, aynı zamanda “Bizistan”da yaşamasını nasıl sağlarsınız? Bizistan’da yaşamanın gereğini öğretmeyince vatansever olmasını ne ölçüde beklersiniz? 2001 yılında lise öğrencisi bir genç kız, basına gönderdiği mektupta haykırıyordu: “Bu vatanı sevmeyi bize öğretemediniz!” diyordu.

Ata’nın belirttiği terbiyeler verilmeden, halkın egemenliğine gerektiği şekilde ve derecede sahip çıkması beklenemez. İyi veya kötü yönlere herkes tarafından sürüklenebilir. Türkiye’de de “Yes be annem” sahneleri yaşanabilir.

“Tarihe göz atacak olursak, milletin egemenliğini yavaş yavaş kaybetmiş olduğunu görürüz. Fakat, düşününüz! Milletimizin her bireyi mütefekkir (düşünür) ve mütehassis (duyarlı) bir tarzda yetiştirilmiş olsaydı, muhakkak bu hale gelmeyecekti…”  (24.12.1919-Kırşehir)

Atatürk bu sözünde, ulusun 1919’daki duruma düşüşünün nedenini açıklıyor. Sömürge oluşunun, bağımsızlığı yitirişinin, vatanın elinden alınışının ve tüm ulusun hayatına kastedilişinin nedenini belirtiyor. Milletimizin her ferdi mütefekkir ve mütehassis bir tarzda yetiştirilmiş olsaydı bu duruma gelmeyecektik diyor.

Mütefekkir şekilde yetiştirilmiş olmak; bireyin beyninin kendisine ait olması, özgürce düşünebilmesi ve düşünce üretmesi, şeyh, şıh, ağa gibi baskı gruplarının etkisinde olmadan zihinsel işlevde bulunuyor olabilmesidir.

Mütehassis şekilde yetişmiş olmak ise; duyarlı, tepkili olmak, vurdumduymaz olmamak, tepkili olmayı sorumluluk olarak kabul etmektir.

Atatürk’ün burada vurguladığı konu, her bireyin ülkeyi ilgilendiren konularda, sorunlarda, gelişmelerde düşünür olması, düşünce üretmesi, çözümler ortaya koyması, bunun için de ilgilenmesi; olumsuz gördüğü gelişmelerde ise duyarlı olması, yasalar çerçevesinde bireysel ve toplumsal tepkisini göstermesidir. Devlet edenler her şeyin en iyisini, en doğrusunu yaparlar kolaycılığında, tembelliğinde olmamasıdır. Yönetimi denetim altında tutması, gerektiğinde hesap sormasıdır. Bu işleri de sorumluluğu kabul etmesidir. Yani ulusal egemenliğin bireylerden istediği düşünce ve davranışa sahip olmasıdır.

Şimdi duralım, bireyler ülke işlerine yönelik mütefekkir ve mütehassis olsaydı, Türkiye bugünkü duruma gelir miydi, yönetenler ülkenin geleceğini ipotek altına alan uygulamaları yapabilir miydi? Ülke bu duruma getirilirken Türk ulusu bir bütün halinde Çin seyahatinde mi idi de dönüşünde bu durumda buldu? Hayır, hata yönetenlerde değil, malına sahip çıkmayan yurttaşlardadır.  Ulusal egemenlik için yurttaşların egemenliğe sahip olması yetmemekte, mutlaka sahip çıkması gerekmektedir. Aksi durumda ulus için hayat olamaz, refah olamaz ve olmuyor, şeref olamaz ve olmuyor.

Bireyler egemenliğe sahip çıkarken, Norveç diline bir deyim olarak yerleşmiş olan “Mustafa Kemal gibi düşünmek” prensibini esas almalıdır.

Norveçliler; herhangi bir problem karşısında, çözümü imkansız olduğu düşüncesiyle hemen kestirmeden teslim olma eğiliminde olan, ne yapıp edip bir çözüm üretmek için yaratıcılığını zorlama zahmetine katlanmak istemeyen, ruh ve zihin tembeli kişilere bu deyimi söylüyorlar. “Bu problemin bir çözümü olmalı, Mustafa Kemal gibi düşün” diyorlar.

Mustafa Kemal’i bizden daha iyi anlamışlar.

Biz de “Mustafa Kemal gibi düşün”ü bir deyim halinde dilimize almalıyız, zihnimize yazmalıyız, davranışlarımıza yansıtmalıyız.

“İnsan maddi, fikri, sosyal hayat vasıtalarından yoksun ve yoksulluk içinde kalırsa, hayatta ümitsizliğe düşer; gözlerini geleceğe çevirmeksizin yaşar. İnceleme, araştırma ve bilgi edinme için vakit bulamaz. Kendisinde fikir hayatı durur. Hayat, onun için bir tutsaklık olur. İradesinden dahi geçmeye mecbur olabilir. Anlaşılıyor ki, insanın belli bir maddi varlığı edinmesi gerekmektedir…” (Medeni Bilgiler)   

Atatürk, ulusal egemenlik sisteminin işleyebilmesi için, sistemin sorumluluk yüklediği vatandaşların, maddi özgürlüğünün sağlanmış olmasına dikkat çekiyor. Yaşamın; karnını doyurma, barınma, ısınma, giyinme gibi zorunlu gereksinimlerini karşılayamayan yurttaşlardan, sistemin beklediği sorumluluklarını yerine getirmesini bekleyemezsiniz, diyor. Derdi karnını doyurmak olan için ülke sorunları önemli ve öncelikli değildir. Hatta kim karnını doyurursa, akşam evine iki ekmek gönderirse, kapısına iki çuval kömür bırakırsa, iradesini ona teslim edebilir, ülke yönetimi de yanlış ellere geçebilir, diyor.

Ülkemizde bugün çalışanların önemli bir bölümü asgari ücretle çalıştırılmakta, ayda 800 TL net ücret almaktadırlar.Türkiye’de bu ücretle çalışan sayısı , 5.2 milyon kişidir . Bu para ile bir ay yaşamak durumunda olan, gazete almaz, alamaz. Gelişmeleri izleyecek iç rahatlığına sahip olamaz. Bir de bakmakla yükümlü oldukları varsa, durumu içler acısıdır. Türkiye’de , 4 kişilik ailenin açlık sınırı 1180 TL’dir ve 46 milyon kişi açlık sınırının altında yaşamaktadır (Milliyet 9 Haz. 2013)  .  O halde asgari ücretlinin durumu 5.2 milyon için değil 46 milyon için söz konusudur .   Halkın egemenliğe sahip çıkmasının sağlanması için çözülmesi gereken önemli sorunlardan biri de gelir dağılımında adaletin sağlanmasıdır. Çalışanın karnını doyurmak derdinden kurtarılması, işsizliğin önlenmesidir.

Ulusal Egemenliğe Sahip Çıkıyor muyuz?  

“Referansımız İslamdır”, “Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır” diyen bir partiye 2002’de toplam seçmenin %25’i oy verdi. 40 milyon seçmenin 10 milyonu sandığa gitmedi, bu partinin iktidar olmasının yolunu açtı. AKP’nin iktidar oluşu, egemenliğe sahip çıkmanın çok zayıf olduğunun kanıtıdır. Ulusal egemenlik sisteminde, sistemi reddeden bir parti iktidar olmamalıydı.

AKP kurulduktan sonra partinin başkanı ABD’ye gider. Bu ziyarette gazetecilere; “partimiz Amerika’nın doğal müttefikidir. Türkiye’de İMF’ye direnenleri üzüntüyle izliyoruz.” (Hürr. 31.1.2002) der. Kasım 2002 seçimlerinden 10 ay önce bunu diyen bir partiye seçmen oy verir. Bu egemenliği anlamamış olmanın işaretidir.

ABD Irak’ı işgali sonrasında, direniş karşısında zorlanmaya başlayınca, 2003 sonbaharında, Türkiye’den yardım için asker ister. Mart 2003 tezkeresinin TBMM’de reddinden dolayı doğal müttefikine karşı mahcubiyet içinde olan AKP hükümeti, isteğe olumlu yaklaşır. Kamuoyuna, Türkiye’nin yüksek çıkarları ve Irak’a yönelik kurulacak masada yer alabilmek için, göndermemiz gerekiyor denir. Tezkere, bu kez Meclis’ten geçer. Asker gönderilecektir. Mehmetçik kim için kiminle savaşacak, ne için ölecektir? ABD için işgale direnen Iraklılarla savaşacak ve ABD için ölecektir. Tezkere gündemdeyken Meclis’ten geçmesini önleyici, egemenliğine sahip halk olarak bunu istemediğini gösterici bir toplumsal eylem anımsayan var mı? Meclis’ten kolayca geçmesi de bunun yokluğunun kanıtıdır. Yani bu kadar hayati bir kararda dahi egemenliğimize sahip çıkmadık. Can vereceklerin kendi çocuklarımız olacağını bile bile. Türk ulusu olarak   6 devletin işgaline karşı savaşarak vatanımızı, bağımsızlığımızı kurtardığımızı ve benzer durumdaki halklara örnek oluşturduğumuzu bile bile.

Sonrasında Iraklı bazı gruplar, Türk askeri sakın gelmesin yollu tehdit savurunca, ABD gelmeyin dedi. ABD gelmeyin deyince, Türkiye’nin asker göndermemesi mi gerekir.? Hayır. ABD kim oluyor? Ben, Türkiye’nin yüksek çıkarları için bu kararı aldım ve uygularım, demesi gerekir. Devlet olmak budur. Ancak Başbakan; “Bizim ille de Irak’a asker gönderme gibi bir derdimiz, ihtirasımız yok. İstenmiyorsak gitmeyiz. Bu tezkere ABD istedi diye çıktı. Karar ABD’nin” der.  (Hürr. 19.10.2003).

Bu demeçten sonra egemenliğin sahibi olan halk; “Bizi kim yönetiyor, biz ABD’nin uşağı mıyız, ordumuz ABD’nin ordusu mu, nerede kaldı  Türkiye’nin yüksek çıkarları ve bağımsızlığı” şeklinde hesap sordu mu, bağımsızlığına ve egemenliğine sahip çıktı mı? Çıkmadı.

Halkın egemenliğine sahip çıkmadığı görülünce ve çıkmayacağı anlaşılınca AKP mutlak egemen gibi yönetmeye başladı. Örnekleri bir kitap olacak kadar çoktur. Gelinen durumu özetlemekle yetinelim.

Devlet, devlet edemez duruma getirildi. Etkinliği, saygınlığı, kurumlarının uyumlu çalışması bitirildi. Küçültüyoruz diye yokluğu varlığı tartışılır hale getirildi. Bağımsızlığı dışa teslim edildi. Devlet kaleleri tek tek düşürüldü . Devlet’in Atatürkçü rejimi büyük ölçüde islamileştirildi, şeriata çeyrek kaldı. AB adaylığı hikayesi, taraflarca vasıta olarak kullanıldı, devletin ulusallığı ve üniterliği bitirilme noktasına getirildi. Vatanı el değiştirmeye başladı, ekonomisi el değiştirdi, yabancılaştırıldı. Milli kimlik ve kültür yozlaştırıldı. Halk; dini, mezhebi ve etnik kökenlere göre kamplaştırılmakta, “bizler-onlar” diye nitelendirilmekte. Bunlara benzer binlerce olumsuz gelişmeyi vatanın ve devletin asıl sahibi ise çoğunlukla seyrediyor. Yani ulusal egemenliğine sahip çıkmıyor. Ancak bunun bedeli ödenecektir. Ulusça ödenecektir. Bedel ödemeyi kan ve gözyaşına dönüştürmemek için her yurttaş dünya görüşü, dini, kökeni ne olursa olsun, her şeyden önce kendi geleceği için, vatanını korumak için , ulusal egemenliğine sahip çıkmak , milli iradesini ortaya koymak zorundadır.  Yaşanılanlar, yaşanacakların işaretidir.

Gün, “başkaları yapsın” günü değildir.

Osmanlı Döneminde bir şairimiz şöyle diyor:

Ey Türk oğlu!

Senin üç düşmanın var.

Ne İngiliz, ne Rus, ne Bulgar.

Bana ne, neme lazım, ne çıkar.

İsmet Görgülü

http://milliiradebildirisi.org

yurduma can feda hakkında:
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
"Ulusal Egemenlik Uğruna Can Verilir mi?" yazısına 2 yorum yapılmış
  1.  
    Gülay Havva

    Verilir.

  2.  

    elbette.
    eğer özgür değilsen kölesin.

Cevap Yazın


8 × = 72

FpsAgency