Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Son ve yeniden başlangıç
30 Nisan 2013
09:35
362 Kez Okundu

“Türkiye, yavaş yavaş itilaf kuvvetlerince işgal edilmek zorundaydı… İngilizler, Fransızlar, İstanbul’u, Yunanlılar İzmir’i işgal ederek Türkiye’nin içlerine kadar sokulmuşlardı… İşte tam bu noktada bir regenerasyon gerçekleşti…

Akmatik safha 16. yy. da bitmiş, 17. yy.la kadar atalet safhası devam etmiştir… İstanbul çevresinde, Ege denizi sahillerinde ve kültürlü şehirlerde yaşayan Türkler, neredeyse hiçbir işe yaramaz hale gelmişlerdi… Yapabildikleri şey kahve içmek, nargile fokurdatmak, herhangi bir konuda, hava durumu, politika, şehir ahvali üzerine tartışmaktı, ama kesinlikle kendilerini koruyacak halde değildiler…

Halbuki İç Anadolu’nun yırtıcı, gücendirilmiş Türkmenleri passioner(tutkulu ihtiraslı) enerjilerinin yedeklerini muhafaza edebilmişlerdi; çünkü hiçbir yere gitmemişlerdi ve passioner gençleri evlerinde kalmışlardı… Bezgin bir şekilde koyun gütmeyi, iş katliama kadar varmasa bile Ermeni komşularla dalaşmayı, evlenip çoluk çocuk beslemeyi uygun bulmuşlardı…

Mustafa Kemal Paşa, işgalci İngiliz, Fransız, Yunanlı vd. ile mücadele bayrağını açtığında bu Türkmenler hızlı bir şekilde düşmanları bölgelerinden kovdular ve bugünkü sınırları içindeki Türkiye’yi yeniden kurdular…

Uç bölgelerde tüketilmemiş passionerlğin kullanılması suretiyle gerçekleşen etnik regenerasyon… Passionerlik ateşi eyaletlerde değil bizzat İstanbul’da yakılmıştı…

* I.N. Gumilev, sayfa,314

Aynı kitabın 312. sayfası ;

“Gördüğünüz gibi kesinlikle değişik kabile unsurlarına dayalı, fakat Türk dilli Osmanlı etnosu bu şekilde kurulmuştur… Birleştirici unsurlar askeri kader, saltanat kaderi, dış işaretler yani zorunlu olarak Müslümanlık inancına dayalı siyasi tebaalıktı… Kimse bu insanların dini inancını tahkik edemezdi… Müslüman olduklarını söylüyorlardı ama kimse görmediğinde şarap içiyorlardı… Başarılı geçen seferlerden sonra bol miktarda savaş esiresi topluyor onları kendilerine hanım yapıyorlardı… Bu değişik esirelerden olan çocuklar ise Türk ordu saflarını dolduruyorlardı… Böylece Bursa civarında küçük bir beylik olan Türk devleti, bir Akdeniz devletine, Türkiye veya kendi dilleriyle bab-ı ali denilen tamamen yeni bir devlete dönüşmüştü… Kendilerine Türk değil Müslüman diyorlardı… Türk kelimesi ile kastettikleri ise, 15. yy. da Konstantinopolis’i fethettikten hayli sonra bu Osmanlılar tarafından zaptedilen iki veya üç iç Anadolu Müslüman beyliğinin Türkmen halkıydı (İç Anadolu’da Karaman beyliği, Irak’da Karakoyunlu, Doğu Anadolu’da Akkoyunlu Beylikleri)… Kaydetmek gerekir ki gerçek Türkler, bütün güçleriyle bu fetihlere karşı direnmişler ama boyunduruk altına alındıktan sonra ordu saflarını doldurmaya zorlanmışlardır… Ancak, eşit hukuklu olmayan hafif silahlı akıncılar olarak sınır boylarının korunmasında, ani hücumlarda, saldırı ve yağma hareketlerinde gerektiğinde nakil ve çiftçilik işlerinde kullanılmışlar ve acımasızca sömürülmüşlerdir…

Çöküşün (Osmanlı) sebebi sadece savaşlar değil, bir o kadar da plansız proğramsız yürütülen ekonomiydi… Köylüler iliklerine kadar sömürüldükleri için toprağı hor bir şekilde kullanmışlar, vaktiyle pek çok halkı besleyen bu “bereketli hilal” git gide ihmal edilmiş topraklara dönüşmüştür… Köylüler şehirlere akın ediyor; denizde ve karada faaliyet gösteren eşkiya çetelerine katılıyorlardı… Çünkü bu evde kalıp toprağı sürmekten ve kendilerine yabancı  ve hatta nereden peyda odukları bilnmeyen vergi tahsildarlarının sürekli yağma ve tecavüzlerine maruz kalmaktan daha karlıydı… Her ne kadar bu tahsildarlara Türk deniliyorsa da asılları ya Polonyalı ya Alman ya İtalyan, ya Fransız, el hasıl kafasına bir sarık geçiren kim idüğü namalum kişilerdi… Bu durum, 19. yy. da Türkler birden paralarının olmadığını anladıklarında bir felaketle son buldu… Para bulmanın en kolay yolu olan borçlanmaya gittiler ve başladılar Fransız para babalarından faizle para almaya… Faizler çok yüksekti… Ancak büyük gelirlerle kapatılabilirdi ama yoktu, kalmamıştı gelir… Borçların ödenemeyeceği anlaşıldı… Fransız devleti Ege denizine bir filo göndererek bütün limanlardaki gümrüklerin tuz ve dğer ihtiyaç maddelerinin işletilmesinin kendine verilmesini, ayrıca borçlar kapanıncaya kadar her yıl vergi toplama hakkı istedi…

Böylece Türk İmparatorluğu, o koskoca devlet, kil ayaklar üzerinde duran devasa bir heykele dönüştü… Önce parçalanıp dökülmeye başladı, milliyetçiler ise Paris’e giderek orada Avrupa kültür ve medeniyetini öğrenmeye giriştiler… Mükemmel Fransızca öğrenerek geri döndüler, Bonapart rejimine, cumhuriyete benzer bir yönetim şekli kurmaya teşebbüs ettiler… Jön-Türkler… Sultan Abdülhamit’i tahttan indirdiler, göz hapsine aldılar ve Almanya’nın yanında yer alarak 1. dünya savaşına katıldılar, mağlup olup ortadan kaldırıldılar… Jön Türklerin yönetiminde hiçbir şey iyi değildi”…

fatma gurman hakkında:

Cevap Yazın


1 × = 1

FpsAgency