Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Direniş
24 Nisan 2013
11:10
738 Kez Okundu

Ama, nasıl ???

Düşmanın silahlarını kullanarak, onun kullandığı metodları kullanarak yapılan direniş ya yok oluşla ya da direnileni yenip onu yerine geçip onu rolünü üstlenmekle yani yine yok oluşla sonlanıyor…

Düşmanın kullanmadığı, istese de kullanamayacağı ya da kullanırsa çuvallayacağı silahlar, metodlar ile direniş…

Bizim bu coğrafyada düşmandan kaçıp sığınarak varlığımızı bir kenarda sürdürebileceğimiz Sibirya’mız yok, balta girmemiş ormanlarımız yok, Himalaya’larımız yok, Büyük Sahra’mız yok…

Ancak içimize sığınabiliriz… Katıksız aşım, ağrısız başım… Bir lokma bir hırka ve bağımsızlık… Tarımı ve hayvancılığı imha etmeleri bana düşmanın Türk Milletini imha etmek isteğinin keskinliğini ve kararlılığını gösteriyor… Zeytin ağacı kesiyorlar… Zeytin ekmek yiyerek bir kenarda bağımsız yaşamamızı olanaksız kılmak için… Mandalina bahçelerini imara açıp yabancıya pazarlıyorlar, vitaminsiz kalalım diye, başımızı sokacak bir kulube yapacak toprağımız kalmasın köprüaltına düşelim diye… Eğer meyve ağaçlarımıza, sebze bahçelerimize, evlerimizin arsasına, buğday tarlalarına, inek, tavuk, koyun, keçi vs. hayvanlarımıza sahip çıkmayı beceremezsek biteceğiz… İlerleyemediğimiz, endüstrileşemediğimiz, modernleşemediğimiz için değil, elimizde olanla yetinip bağımsız bir hayatı tercih etmediğimiz için biteceğiz…

Hristo-judaik dünya  Türk düşmanıdır, bu onların meselesidir… Onunla para karşılığı iş yapan yerli Türk düşmanlarını kullanarak savaşıyor artık bizimle, haçlı kıyafetinde değil, koltuğunun altında seccadeyle, çember sakalla, hotozlu türbanla, dudaklarının ucunda tekbirle geliyor Allah rızası için diyerek geliyor hemşerim, arada sol yumruk havada da geldiler ama fazla dayanamadılardı, tutmadı… Sığınacak tek yerimiz olan içimizi boşaltıyor ve kendi amaç ve fikirleriyle dolduruyorlar, biz kendimizi eğitildik, çağdaşlaştık sanıyoruz oysa onların ajanları olarak düşünüp çalışıyoruz bir ömür kendi kendimize düşmanlık ederek, bindiğimiz dalları keserek… Bu bizim meselemizdir… Buna can dayanmaz… Biz de dayanamayız ne kadar kalın olursak olalım… Bize dünya yüzünde cennet, dimyata pirinçten pilav  vadedenlerin baştan çıkarmalarına karşı direneceğiz… Evdeki bulguru asla elden bırakamayacağız… Cenneti ya da  cehennemi artık nasibimize hangisi düşerse vakti gelince her fani gibi tadacağız, aceleye gerek yok… Yüce gökten yere indirmeye ise hiç gerek yok… Herşey olduğu yerde ağır… Bu bir kendi kendine çeki düzen verme oturumudur… Hemen hergün kendimle yapıyorum bu oturumu bu sabah sizinle de paylaştım…

 

  • Altay (Misafir)
  • 24.11.2012 08:35:42
  • nisan ayinda Türkiye de idim..amcaoglum köyde hayvancilik ve tarimla ugrasir…ayni zamanda köyün muhtari…yani bir akp secmeni….bu rezillere oy veren herkesle iliskimi askiya aldigim icin aramiz biraz limoni olsada annemin vefati dolayisi ile anavatanda oldugum icin bir araya geldik….anlattigi seyler kanimi dondurdu, anadolu üzerinde oynanan büyük oyun okadar acik secik ki bunu anlamamak icin ya ahmak yada direkmen vatan haini olmaniz gerekiyor….bizim oralarda tahil ekilir genellikle bugday, tohumu devletten almak zorunda birakilmislar, bizim eski kara bugdayi ekenlerin mahsulünü devlet satin almiyormus..mecburen verdikleri tohumu ekiyoruz bir seferligine mahsus dedi…cikan mahsül den kendi tohumluklarini ayiramiyorlarmis…tekrar ziraat ten tohum almak zorundalar…ekmezlerse bos tarlalara verilen paralar ekip aldiklari mahsülden daha fazla….tabii ki ilk etapta bu hoslarina gitmis yattiklari yerden para almislar….ama anadolu insanini bir yere kadar aldatirsiniz… onlarda uyanmis simdi haril haril bizim eski kara bugday tohumunu toplayip biriktiyorlarmis….hayvancilik ayni keza….abi ikiyüz lira olan davar fiyatlari bir anda sekizyüzlira oldu anlayamadik diyor…..fiyatlar böyle artinca altmis koyun sattim kasabadan bir ev almis….ama tabii ki yavas yavas yapilan rezilligin birazcikta olsa farkina variyorlar, bu iste bir hinlik, bir orostopolluk oldugunu anlamislar….calismadan kazanilan paranin bir gün hesabinin karsilarina cikacagini onlarda cok iyi biliyorlar..ve tedbirlerini kismende olsa almaya calisiyorlar….ne kadar muhafazakar olursa olsunlar anadolu köylüsü ile oyun oynamaya calisanlar yanlis ata oynuyorlar….ailenin en büyük erkek cocugu oldugum icin hepsinin biraz saygilari vardir…ayrilirken, abi senin icin gelecek secimlerde kendime oy vermeyecegim….dedi ….sonra gülerek köyde isci partisine bir oy cikarsa millete epey bir dedikodu malzemesi olur, kim bu diye bayagi arastirirlar dedi….ben umudumu yitirmek istemiyorum ama durum sn fatma gürman in anlattigi kadar vahim….
  • fehimli mestan
  • 22.11.2012 21:39:07
  • Sevgili fatma gürman çok haklı! Ege’nin turizme bulaşmış kimi köylerinde bile yavaş yavaş üretimden vazgeçiyorlar. “Pazarda herşey var, niye uğraşayım” diyor. Tembellik herkesi sarmaya başladı. Moral bozmayalım, yaşlı teyzeler ya da aklı başında henüz beyni yıkanmamış kimi köylü kadınlar ısrarla tohumlarını toplamayı sürdürüyor. Kapılarını çaldığında maydanoz tohumunu hiç tereddüt etmeden sana uzatıp “Ben herşeyin tohumunu toplarım, kendim ekmesem bile belki bir dosta lazım olur, derim” diyorlar. İşte bu insanlarda direnmeyi görüyorsunuz ve de paylaşmayı. Elindekini seninle paylaşıyor “Varsa bir ihtiyacın vereyim, ben de yoksa ne yapalım, kollarımızı birleştirir, yüz yüze bakıp, otururuz diyor. … Üretime yönelik şu sözlerini çok seviyorum “EL EVLÂDI, BEL EVLÂDINDAN İYİDİR” Sonra da açıklıyor; “çocuğun alıp başını gider, belkide hiç göremezsin, ama diktiğin bir ağaç, çapalayıp toprağa gömdüğün bir kaç tohum seni doyurur, aç kalmazsın, onlar senin elinin evladıdır, sana bakar.” Hâlâ varsak, hâlâ direnme gücümüz varsa o insanların katkısıyladır, buna inanıyorum. Sağolun fatma gürman, paylaşımınız için teşekkürler.
  • Zalim Şevki
  • 22.11.2012 21:22:50
  • Fatma ablanin ve Mine Kirikkanatin yazdiklari, Ülkenin bulundugu durumu cok iyi gösteriyor.
  • 06 anka
  • 22.11.2012 21:02:07
  • İyi ki paylaştınız,Fatma Hanım!
    Modern çağların işgali sadece topla,tüfekle,bomba atarak
    olmuyor.Sinema filmleri,belgeseller ile yabancı dil öğreten
    kültür dernekleri ve kitapları ile bilinç altımıza sızıyorlar.
    Mallarını satacak yeni pazarlar açmak için bizi,farkında bile olmadan tam bir tüketim toplumuna dönüştürüyorlar.
    Hani bir çorap reklamı vardı,Jill geliyor eskimiş çoraplarınızı
    atın sloganı vardı.Tam da öyle olduk;eskimeden,bozulmadan
    göz eskimesi oldu diye atıp yenisini,en yenisini alıyoruz.

    Özal döneminde ithalata uyandık,derde bulandık.Yerli mallar
    haftası kutlanan okullarımızda,fosforlu ayakkabı bağı takan
    öğrencilerimiz beslenme saatlerinde çikita muz yemeye
    başladı.

    İbrahim Saraçoğlu’nun hibrit tohumları anlatmaktan dilinde
    tüy bitti ama ya anlatmakta geç kaldı ya da çiftçilerimiz
    duymadı.Kokusu tadı eskisi gibi olmayan ürünler yetişiyor.

    Kanal B’nin uzun süre ısrarla verdiği bir sloganı vardı.
    Başkent Üniversitesi kampüsü Eskişehir yolunda,tarlaların
    arasında iken,o tarlaların yerini hızla kurulan sitelere terk
    etmesi gerçeğini görerek ‘Tarlalar betonlaşmasın,Türkiye
    aç kalmasın!’ deniyordu.Korktuğumuz başımıza mı geliyor?

    Sn.Mahir Şeki,Mine Kırıkkanat’ın bir makalesini alıntılamış.
    Yazarımız bu konularda oldukça hassas.Haiti’deki deprem
    öncesi yaşananlarla deprem sonrasında olanlardan hareketle
    bizi uyarıyor.Mine Kırıkkanat’ın 2003 yılında bir kitabını
    okudum.Konusu İstanbul’da olacak deprem ve sonrasında
    yaşanacak işgaldi:Bir Gün Gece

    http://minekirikkanat.com/kategori/yapitlari/8442/

    bir-gun-gece

    Dışa bağımlı olmak ve kendi teknolojini kurmadan,bulunanı
    hazır almak,petrol gibi iyi para getiren ekonomik bir
    kaynağın varsa -ki onun bile ömrü sınırlı- kolay olabilir.
    Ama ara malları,motor aksamını dışarıdan alarak yapılan
    üretimle cari açık artar,dış borçlanma yükselir.Nereye kadar?

    Kendi kendimize yeten tarım politikasından saman ithal
    eder duruma gelmişsek,hibrit tohumlarla pek de sevdiğimizi
    söyleyemeyeceğimiz birilerine sürekli para kazandırıyorsak
    tehlike çanları çalıyor demektir.
    Tarlaları bile yabancıya site kurmak için satıyorsak,satılan
    arazileri hangi uyrukluların aldığı üzerinde durmuyorsak,
    elde avuçta satıp döviz getirecek ekonomik kaynak
    kalmadığında Yunanistan’ın durumuna mı düşeriz,yoksa
    birileri bize kapıyı mı gösterir?

  • Mahir ŞEKİ
  • 22.11.2012 17:53:26
  • *Sn.Fatma GÜRMAN; değerli ve güzel yazınız için teşekkürler..
    *İzninizle, Sn.Mine KIRIKKANAT’ın eski bir yazısını anımsatmak istiyorum..
    ”…….., asıl büyük tehlike, Marmara bölgesini vuracak büyük bir deprem sonrası Haiti gibi olacağımız kesinlik kazandı.

    Gözlerini kendi göbek deliğine dikmiş Türkiye’de o kadar çok cahil var ki, Haiti’yle Türkiye kıyas kabul etmez, Türkiye çok büyük ve zengin bir ülke, aynı felaket aynı sonuçları doğurmaz sanıyorlar. Haiti nerededir, bugün içinde boğulduğu felaket ve ABD’nin askeri anlamda işgalini doğuran yoksulluğa nasıl düşürülmüştür, bilmezler bile.

    Oysa, Haiti’nin sonunu hazırlayan özelinde Amerikan, genelinde çokuluslu şirketlerin güdümündeki tarım, ithalat ve ihracat politikaları, bugün aynı egemenler tarafından Türkiye’ye uygulanıyor.

    ***

    Tuhaf ama gerçek, Haiti’nin ekonomisini tepetaklak eden tarım ve hayvancılık politikası, Türkiye’de kuş gribi bahane edilerek köy tavukçuluğunun yok edilmesine benzer bir “domuz katliamı” süreciyle başladı. Haiti’de, 1980’li yıllara kadar topraklarının ekonomik ve ekolojik koşullarına uygun yerel bir domuz türü vardı. Siyah, küçük, dayanıklı ve ülkenin üretim fazlası mango meyveleriyle beslenen, serbest gezen, mango olmadığı zaman sahibinin yemek artıklarını yiyen bu masrafsız hayvan, tek başına bir ailenin geçimi, bizim köylünün dağ tepe otlanan “ineği” demekti.

    1978 yılında, sanayi çapında ürettiği domuz fazlası elinde patlayan ABD, “domuz vebası” taşıyorlar bahanesiyle Haiti’deki küçük üreticilere itlaf ettikleri yerel domuz başına 2 ila 5 dolar ve yerine, daha verimli, daha ağır birer “beyaz” Amerikan domuzu vaat ettiler. 1978 ile 1982 arası, Haiti’deki tüm yerli domuzlar katledildi. Katil parası, elbette Haitili politikacıların cebine girdi, köylüye verilmedi. Ama 400 bin beyaz domuz, dağıtıldı kırsal alana. Ne var ki çok geçmeden, Amerikan domuzlarını beslemek ve yaşatmanın çok pahalı olduğu anlaşıldı. Mango ve artık yemiyor, mısırla besleniyor, mısırın içine antibiyotik katılması, hastalıklara karşı aşılanmaları gerekiyordu. Haydi, bu kez ABD’den aşı ve antibiyotik ithal etmek, “daha verimli” diye yerel mısırı bırakıp Amerikan mısırına geçmek, ithalatı ucuzlatmak için de “gümrük vergilerini kaldırmak” gerekti. Tabii politikacıları, komisyon zengini edilerek. Haiti’li küçük üreticiler, gümrük vergisiz bile pahalı aşıları beyaz domuzlara yapamadılar, antibiyotikleri yiyeceklerine katamadılar. Bir süre sonra 400 bin Amerikan domuzun tamamı telef oldu, Haitili üreticiler domuzların yemediği mango meyvesi üretim fazlasını ne yapacaklarını bilemediler. Başladılar ülkenin ormanlarını oluşturan mango ağaçlarını kesip odun kömürü yapmaya… Artık bir domuzları bile yoktu. Ayrıca mango ağaçlarının tuttuğu toprak erozyona uğramış, ekilir olmaktan çıkmıştı. Yoksulluk, kırsal alandan kente yoğun bir göç başlattı. İşsiz köylülerin oluşturduğu gecekondu nüfusu, yerleşik nüfusu aştı. İşsizlik ve yoksulluk talan çetelerini besledi, rüşvetçi hükümetler diktatörlüğe dönüştü, ama yolsuzluk hep sürdü.

    ***

    Haiti, günümüzden sadece yirmi yıl önce, gıda ihtiyacının tamamını kendisi üreten bir ülkeydi. Deprem olduğunda ise gereksindiği temel gıda maddelerini başta pirinç, yüzde 80’ini ABD’den ithal ediyordu. Ektiği mısır, buğday gibi hububatın tamamı da çokuluslu şirketlerin GDO’lu tohumları…

    Haiti, önce tarımı bitirilerek çökertildi. Adayı deprem yardımı bahanesiyle askeri anlamda işgal eden ABD, aslında başladığını bitiriyor.

    Hâlâ bir benzerlik görmeyenler varsa, göz doktoruna gitsin! ”

  • Şaman TÜRKSOY
  • 22.11.2012 15:10:57
  • Antalya’lı sebze üreticilerinin -fiyatlardaki akıl ermez düşüşler yüzünden-yaptıkları protesto Aydınlık tarafından haber yapılmış. Biberin kilosu serada on kuruş, pazarda iki lira; aradaki yüz doksan kuruş kimin cebine giriyor diyorlar.

    Genetiği değiştirilmiş tohumlar (tarım bakanlığı teşviki ile) yerli tohumları bastı, bastırdı. Mazide kendi kendini besleyebilen nadir ülkelerden biriyken; İsrail’den zürriyetsiz tohum ithal eden saftirik durumuna düşürüldük. Shlomo gibi ırkçı siyonistlere rezil olmak da cabası:(((

    Bundan otuz sene önce, anamın, babamın menşei olan yerlerde, her evin ahırında en az beş tane büyükbaş hayvan olurdu. Öküz olacak danayı, inek olacak düveyi yetiştirirler, kalanı hacet için kasaba verirlerdi. Hacet dediğim ne biliyor musunuz? Gaz, tuz, gübre vb. Çarşıdan yiyecek, içecek alanların sayısı yok denecek kadar azdı.

    Cola mola yoktu; mis gibi yayık ayranı vardı. Meyvanın envai çeşidinden hoşaf, pestil, pekmez kaynatılıp kak kurutulurdu.
    Yemin olsun ki oralarda hiçbir şey kalmadı. Ahırlarda bir tek sağımlık, tarlalarda bir koçan mısır, bir başak buğday yok artık.
    Köylü köle oldu sermayenin azgın tezgahına:(((

  • nhızal
  • 21.11.2012 23:20:28
  • Fatma hanım,nasıl amansız kuşatıldığımızı çok güzel anlatmışsınız.
    yazıkki bütün bunları içimizden çıkan piyonlar eliyle yaptıkları için büyük bir kısım iyi şeyler sanıyorlar.
    şehirçilik bakanlığının hazırladığı yeni torba kanununa göre artık köy meralarıda kentsel dönüşüme verilecekmiş. zaten eyalet yasaaına göre belde belediyeleri kaldırılınca köyler mahalle olacak. zaten otomatikman köy arazileri kentsel dönüşüme kurban edilecek.
    yani artık saklanacak köyde kalmayacak.
    köylülükten kurtulup adam olacağını sananlarda üç kuruşlarını tüketince zaten kendiliğinden iyice kıskıvrak bağlanacaklar. tarım yok hayvancılık yok. sonu……istikrar sürsün Türkiye büyüsün…
fatma gurman hakkında:
"Direniş" yazısına 1 yorum yapılmış
  1.  

    direneceğiz. direnen kazanıyor.:))(kiraz)

Cevap Yazın


3 × 2 =

FpsAgency