“80 öncesi” değil “Korku rejimi”

“80 öncesi” değil “Korku rejimi”

Selcan Taşçı

Pekala, “Bu dediğin doğru değil” deyip doğrusunu söylemek, “Bu yazdığın gerçek değil” deyip gerçeğini yazmak, ortada bir yanlışlık var ise “Yalan” deyip, “İftira” deyip itirazda bulunmak, ortada bir haksızlık, hukuksuzluk var ise yasalar tanıdığı bütün hak ve imkanları kullanarak hakkını, hukukunu aramak da mümkün olduğu halde, bambaşka diyalog araçları tercih edilir oldu ya yeniden son günlerde…

“Dayan kitap ile…

Dayan iş ile…

Tırnak ile, diş ile,

Umut ile, sevda ile, düş ile” düsturunca mücadele edenlerin karşısına;

Taş ile…

Sopa ile…

Yumruk ile…

Tekme ile…

Tokat ile…

Silah ile dikilmek moda oldu ya yeniden…

***

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nu ziyaretinde, “1970’li yılları iyi bilen birisiyim. O yıllarda hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktu. Türkiye aynı kaosun içine sokulabilir”, gazeteci Deniz Zeyrek’e yaptığı değerlendirmede de “Olanlar 80 öncesini çağrıştırıyor. Gazetecilerin düşmanlaştırılması, hedef gösterilmesi doğru değil” dedi.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, “70’li yıllarda Türkiye’nin kardeşin kardeşe şiddet uyguladığı, onlarca yüzlerce binlerce gencin, genç fidanlar olarak toprağa düştüğü acılar yaşadı bizim nesil” dedi.

Milli Gazete yazarı Adnan Öksüz, “MHP <https://www.milligazete.com.tr/etiket/mhp> Genel Başkanı Alpaslan Türkeş, kardeş kavgası şiddet hareketlerinin önüne geçilmesi için çok kez çağrıda bulundu. Ama bu çağrıları karşılık görmedi. Bilinen iklim bilerek meydana getirildi. …Ve düdük çaldı! Darbe yapılınca Amerika, ‘Bizim çocuklar meseleyi halletti’ gibi beyanda bulundu. Aman dikkat! Düdüğün çalması kimsenin hayrına değil!” dedi.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en utanç dolu, en lekeli, en acılı, en adaletsiz, en hukuksuz, en ağır travmalı, en şiddetli, en kanlı, en can yakıcı sayfalarından biriydi işaret ettikleri;

80 öncesi…

***

Şerh düşmeyi, bu ülkenin, o gün can veren, canı alınan, kanına girilen, geleceği çalınan her bir gencine borç biliyorum.

O günlerin literatüründe;

“Katil” vardı.

“Anarşist” vardı.

“Faşist” vardı.

“Komünist” vardı.

“Şeriat” vardı.

Ama “Kargacık burgacık” yoktu mesela!

“Birbirinin kafasına sıkmakta” tereddüt etmeyecek insanların, ne birbirlerini hedef gösterirken, ne birbirlerine öfke ve dahi nefretlerini kusarken, birbirlerini yaşları üzerinden, cinsiyetleri üzerinden, fiziksel özellikleri üzerinden “vurmaya” kalkıştığı görülmemişti.

Cumhuriyet tarihinin belki de en insanlık dışı olaylarının yaşandığı günlerdi. Gelin görün ki böylesi bir toplumsal kirlenme, kitlesel zehirlenme, insanlıktan zorbalığa doğru bir “kavimler göçü”nden söz edilemezdi.

Kardeş kardeşe küserdi. Komşu komşuya selam vermez hale gelirdi. Aralarına “Kan davası” girerdi; velakin “günlük gailelerle” değildi hiçbiri.

Misal, Alparslan Türkeş’i “Başbakan yapmak” değil, “Milliyetçi Türkiye”yi inşa etmekti ülkücülerin asli emeli.

Bülent Ecevit’i iktidarda tutmak değil “Emeğin birliği”, “Halka hürriyet”ti devrimcilerin peşinden gittiği.

***

“Kutsamak” gibi algılanmasın zira kutsamıyorum. Madalyonun diğer yüzünde;

Pusu var mıydı?

Vardı.

Kalleşlik var mıydı?

Vardı.

Psikopatlık var mıydı?

Vardı.

Gençlerin “Bunlar uğruna varsayarak verdikleri mücadeleleri” provokasyonla kirletildi mi?

Hem de nasıl…

***

Parola bu belki de, “bunlar uğruna varsaydıkları için…”

İdeolojikti gerekçeleri.

Onlara “mısır patlattırır gibi bomba patlattıranlar”ın değil, Taksim’de o “ilk kurşunu” sıktıranların değil, Maraş’a o tarihi “fitne”yi sokanların değil ama bunların etkisinde, hipnozunda kalanların kendi ölçülerinde “yüksek” saydıkları fikirleriydi hareket merkezleri.

Açtığı yaralar kapanmaz…

Aldı canlar dönmez…

Bıraktığı acılar geçmez…

Ama  -yaşayanlardan dinlediğimce- bu kadar “paçoz”, bu kadar “ucuz”, bu kadar “pespaye” değildi; kimse birbirini “şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit ettiği”nden dövmedi, öldürmedi!

12 Eylül öncesinde can veren gençlerin kaçının sebebi “koltuk fedailiği” idi?

Fedailiğine soyunulan vatandı, milletti, devletti.

***

Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun, okuduğu üniversitede, sırf “ülkücü olduğu için” katledilmesi, Türkiye’yi “80 öncesi”ne döndürebilir.

Berkin Elvan’ın, Ali İsmail Korkmaz’ın “devlet”in gücünü “kaos çıkarmak üzere” kullananlarca katledilmesi, Türkiye’yi “80 öncesi”ne döndürebilir.

Ana muhalefet partisi genel başkanının, seçim meydanlarında, inancı üzerinden itibarsızlaştırılmaya çalışılması, Türkiye’yi “80 öncesi”ne döndürebilir.

Ama üç-beş berduşun, kâh kraldan çok kralcılıkla, kâh talimatla giriştiği şiddetin, tetikçiliğin, her türlü muhalefete tahammülsüzlüğün Türkiye’yi götüreceği yer “80 öncesi” değil olsa olsa bir tür “korku rejimi”dir.

Küçümsemiyorum.

Hatta, despotluğu bir yönetim şekline dönüştürme, kağıt üzerinde olamasa da şifahen meşrulaştırma gayretinin muhtemel sonuçlarını düşündükçe ürktüğümü de söyleyebilirim.

Ama günün sonunda şundan da eminim:

“Egemenlik korku üzerine kurulamaz!”*

Yeniçağ

yurduma can feda

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!