Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Mayın, bomba, ekmek!..
20 Eylül 2020
00:08
25 Kez Okundu

Mehmet Faraç

Tarihin adeta adının yazıldığı o topraklarda, 700 kilometrelik sınır boyunda nasıl da değişti zaman…

Eski ile yeninin birbirine karıştığı bir zamanda, insanın insana muhtaç olduğunu gösteren öyle şaşırtıcı olaylar yaşanıyor ki Güneydoğu’da, ortaya çıkan manzaralar hem şaşırtıyor, hem de eskinin çelişkisine götürüyor zamanı…

Hatay’dan Mardin’e kadar, Suriye sınırının uzandığı uçsuz bucaksız toprakları uzaktan seyrettiğinizde, dümdüz ovaların ortasında kerpiç evler, içinden kanaletler geçen tarlalar ve umutlarını toprağa bağlamış insanların terli manzaraları da çıkar karşınıza…

Zaman geçmişi nasıl tüketiyorsa, gelecekle ilgili de öylesine farklı manalar yüklüyor ki insana, tüm bunları irdeleyen akıllara hemen o ünlü atasözü geliyor;

“Ne oldum demeyeceksin, ne olacağım diyeceksin…”

Türkiye ile Suriye arasında sınırlar çizilirken, onbinlerce ailenin akrabalık bağlarının arasına da adeta setler çekilmişti…

İlçeler, köyler, mezralar, tarlalar hatta evlerin avluları tam ortadan bölünmüş, mallarını koruma telaşındaki insanların bir bölümü Suriye tarafında, bir bölümü de Türkiye tarafında kalarak, kendilerine bambaşka yaşamlar kurmuşlardı…

Birkaç yıl öncesine kadar her bayramda, Hatay’dan Mardin’e kadar, sınır kapılarının önünde ya da tel örgülerin karşısında birbirine el sallayan, birbirine hediyeler fırlatan ya da izin alabilirlerse bir bölümü Türkiye’ye, bir bölümü de Suriye’ye giderek akrabalarıyla kucaklaşan onbinlerce insanın yürek yakan görüntüleri yansıyordu medyaya…

“Sınırda bayramlaşma” diye haberleştirilen o tel örgü buluşmaları, iki ülke arasında sınır çizgisi çekilirken, her biri bir tarafa düşen akrabaların en az 50 yıldır süren hasret giderme manzaralarıydı…

Umudun bubi tuzağı!..

Tel örgülerin böldüğü yaşamlar Türkiye’de ve Suriye’de akrabalık bağlarını darbelerken, sadece bayramlar umut vermiyordu insanlara…

İki tarafta, iki toplumun gereksinimlerini karşılamak için yürütülen yasadışı sınır ticareti vardı ki, hem ekmek veriyordu iki ülkenin insanına, hem de ne yazık ki acılar!..

İki ülke arasına tellerin çekilmesinin ardından mayın da döşenen yüzlerce kilometre uzunluğundaki sınırboyu, işte bir taraftan hasretleri bayramlara saklayan insanları akrabalarından daha da uzaklaştırırken, aynı zamanda ekmeğin ortasına yerleştirilmiş bir bubi tuzağı gibi de canlar yakıyordu!..

Ne acılar yaşandı Hatay’dan Antep’e, Urfa’dan Mardin’e kadar uzayan, sinsi mayınların tuzaklandığı o topraklarda…

Yüzlerce kaçakçı, ekmek uğruna aşmaya çalıştıkları mayınların infilakında yaşamlarını yitirirken, bir o kadarı da kollarından, bacaklarından oldular ve acılarıyla yaşamak zorunda kaldılar…

1940′tan 1980′e kadar Türkiye’den büyük ve küçükbaş hayvan götüren Urfalı, Mardinli, Kilisli kaçakçılar, dönüşte çay  kına, tütün, kahve, kumaş ve benzeri malları getirerek ekmek kazanma peşine düşmüşlerdi…

O zamanlar Harran ve Fırat buluşmadığı için sulu tarım yapılamazken, fabrika olmadığı için de insanlar çalışamazken, yüzbinlerce yoksulun neredeyse tek geçim kaynağı olmuştu Suriye…

Sadece Suriye’den kaçak getirten ağalar değil, eşyaları canları pahasına taşıyan kaçakçı hamalları, malları çarşıda pazarlayan “dellal”lar, Antep- Urfa- Kilis ve Mardin’in eski hanlarında yerli turistlere bunları pazarlayan dükkanlar da on binlerce insan için geçim kapısı olmuştu…

İşte bu yüzden, o coğrafyada birçok kaçakçı kanlı da olsa ekmeklerinin yüzü suyu hürmetine, kızlarına “Suriye” adını bile vermişlerdi!..

Hamurunda mayın da olsa, bazen kahredici olaylarla kana da bulansa, Suriye’den gelen ekmeği canından kopan çocuğuna isim yapan kaçakçı hamallarının çoğu yaşamıyor artık…

Onlar yaşasaydılar, eskinin o görkemli Suriyesi’nin nasıl bir değişim ve çöküş yaşadığını, sınır boyunda ekmek uğruna yaratılan keşmekeşin nasıl da kanlı bir kısırdöngüye dönüştüğünü görür ve belki de kahrolurlardı…