Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Gece saat 02.45, kapıya bekçi geldi iyi mi oldu yoksa kötü mü bilemedim
07 Ağustos 2020
08:55
43 Kez Okundu

Can Ataklı

BAŞIMDAN GEÇENLER

Gece saat 02.45, kapıya bekçi geldi iyi mi oldu yoksa kötü mü bilemedim

Bu iktidarın en yeni numaralarından biri de unutulan bekçiliği tekrar ortaya çıkarması oldu.

Tabii bu bekçiler bizim çocukluğumuzdaki eski bekçiler gibi değil.

Bizim zamanımızın bekçileri, gece hava karardıktan sonra mahalle sokaklarında gezen, ara sıra düdüğünü öttüren, yaşlı olmayan belki ama olgunlaşmış yaşa gelmiş, babacan tiplerdi.

Mahalleliyi korurdu.

Orada oturanları tanır, çoğu ile ahbaplık yapar, delikanlıları biraz fazla haşarılık yaparlarsa uyarır, genç kızların da hava kararmış olsa bile sokaklarda rahat ve huzur içinde gezmelerini sağlarlardı.

Bekçiler; mahallelilerin dostuydu arkadaşıydı, can yoldaşıydı, bayramda ilk akla geleniydi.

Şimdiki bekçiler öyle değil.

Hesapta yine mahalle aralarında geziyorlar ama hepsi sırım gibi, seçmece ve çok gençler.

Tek tek iktidar partisinin adamları tarafından seçiliyorlar.

Sanki bu yeni tip bekçiler ordu, jandarma ve polisten sonra iktidarın yeni vurucu gücü olarak tasarlanmış.

Hatta öyle ki sanki bu bekçiler, diğer kolluk güçlerinden biraz daha fazla bağlılar iktidara ve aslında saraya.

Bu bekçilerin belinde son model tabanca var, eski bekçilerin çoğunda lastik cop olurdu, bazıların ise tetiğini çektiğinde ateş alıp almayacağı meçhul Kırıkkale tabanca vardı.

Eski bekçiler caydırıcı güç gibi dolaşırdı, şimdiler caydırmanın ötesinde dilerse kimlik sorabiliyor, gerektiğinde! silahını bile çekebiliyor, üst baş araması yapabiliyor, gözaltına alma yetkisi var.

Tabi “Dönem değişti, bunlar da gerekli” diyenler çıkabilir ki zaten iktidar partisi böyle düşünüyor.

Basındaki fotoğraflarını görmek dışında bugüne kadar henüz hiçbir bekçiye rastlamamıştım.

Galiba 10 gün kadar oluyor, tatilin son bir iki günündeyim, bayramdan hemen önceydi, uykumun ortasında cep telefonum sesi ile uyandım.

Normalde o zil sesi pek rahatsız etmez ama derin uykuda sanki beyni matkapla oyuluyor gibi geliyor insana.

Tanımadığım bir numara, ama açmasan olmaz, çünkü yanlış çevirse bile açmayınca yine üsteleyecek her kimse.

Açtım “Mustafa bey?” diye sordu bir ses.

Herkesin Can olarak kullandığı adımın önünde Mustafa da var biliyorsunuz.

Eğer biri bana Mustafa Bey diye hitap ediyorsa ya bankalardan arıyorlardır ya da resmi bir iş var demektir.

Göz ucuyla telefonun ekranındaki saate baktım 02.45 yazıyor.

Bu saatte banka olamaz. Pek kim?

Doğal olarak “Evet benim” dedim.

Karşımdaki ses “Biz emniyet aracılığı ile arıyoruz” demez mi?

Buyrun bakalım, gecenin o saatinde emniyet hayırlı bir iş için arar mı?

Tam “hayrola” dedim ki karşımdaki ses “Kapıdaki …marka otomobil sizin mi?” diye sordu.

Şaşkınlıkla “Evet benim” dedim.

“Arka camı açık kalmış, maazallah başına bir iş gelebilir” dedi.

Ben de “Çok teşekkür ederim, bakarım, camı kaparım” dedim ama karşımdaki ses adeta emredici bir ses tonuyla “Tamam bekliyoruz” diye kesti sözümü.

Adam kapıda bekliyor demek ki?

Tamam da “Polis mi, değil mi?” İçimden seslenip Hüviyetinizi gösterir misiniz?” demeyi düşünürken, eşim camdan bakmış “İki genç duruyor kapıda, bekçiler galiba, üstlerinde üniforma var, silahlılar” dedi.

“Bekçi” sözünü duyunca rahatladım, en azından başka amaçla beni dışarı çağırmaya gelen biri değil.

Giydim pantolonu çıktım kapıya.

Hayli yapılı iki genç bekçiden biri “Selamünaleyküm” dedikten sonra gayet nazik biçimde “Cam açık, bunu böyle bırakamazdık, neler yapıyorlar bilemezsiniz” uyarısında bulundu.

Elbette hafif bir tedirginlikle arabanın camını kapattım sonra dönüp “Telefonumu nereden buldunuz?” diye sordum.

“Plakadan sorguladıklarını” söylediler.

Demek ki bekçiler gecenin bir yarısı plakaları sorgulayıp araç sahiplerinin kimliklerini öğrenip telefonla ulaşabiliyorlar.

Bekçilere “Siz hep buralarda mısınız?” diye sordum.

Öyle olduğunu söylediler.

Arkalarından bakarken içimden hem olumlu hem olumsuz şeyler geçti.

Elbette arabanın canımın açık kalmasını dert edip saate hiç aldırmadan başına bir şey gelmesin’ diye araç sahibini uyandırmaları güvenliğimiz açısından çok güzel.

İnsan mahallesinde güven içinde olduğunu hissediyor.

Ancak adınız Can Ataklı ise, her sabah ekranlardan gürlüyor, bu sayfadan da ağır eleştiriler yapıyorsanız herkese iyi gelen bazı şeylerin altında ister istemez bir şey arıyorsunuz.

Ne bileyim acaba bekçiler her gördükleri camı aralık kalmış araç sahibini gecenin 02.45’inde uyandırıp cam kapatılana kadar başında bekliyorlar mı?

Adım Can Ataklı olunca bana “Oturduğun yeri, daireni, bindiğin arabayı, telefon numaranı biliyoruz ve saatine bakmadan kapına dayanırız” mı demek istiyorlar?

Bilemiyorum, tuhaf duygular içinde kaldım o gece işte.

Beni huylandıran, gecenin o saatinde uyandırdığını bildikleri halde bekçi olduklarını söylememeleri, emniyetten aradıklarını belirtmeleri ve ille kapıya çıkmamı istemeleri oldu.

Ayrıca giderken gecenin o saatinde beni yataktan fırlatmalarının işimi engelleyip engellemediğini, ev halkının telaşlanıp telaşlanmadığını da sormadılar.

Sanki gün ortasında sokakta karşılaşmış gibi bir gece yaşamış olduk.

ŞAŞIRDIM

Bu kadar korkuyorsanız doktorluk yapmayın be hocam

Korona çıktığından beri yaşam biçimlerimiz çok değişti.

Artık her şeyden sakınıyoruz, başta kişisel temizlik olmak üzere çevremize, dokunduğumuz her şeye, gittiğimiz her yere, yediğimize içtiğimize çok dikkat ediyoruz.

Ancak bunu aşırı abartan ve karşısındakinin canını sıkanlar var.

Hele bunlar tıp uzmanı olunca insan daha da şaşırıyor.

Bunun bir örneğini hafta içinde yaşadım.

Küçük kızımı tavsiye üzerine, çok gereği olmamakla birlikte sırf içimizi rahatlatmak için Abdullah B. isimli bir profesör doktora götürdük.

Kapıda asistan olduğunu sandığımız bir kız çok sert ve nobran biçimde Annebabadan sadece biri girebilir” dedi.

Ben de “Hocama lütfen adımı söyler misiniz, belki bizi alır” dedim safça.

Kız adımı sordu, içeri gitti, yüzü maskeli biri geldi, karşımda durdu, garip biçimde bakmaya başladı, anladım ki beni hiç tanımıyor “Hocam, çık derseniz çıkacağım elbette, ama niye birimiz girebiliyoruz anlamadım” diye sordum.

Çok ruhsuz biçimde “Korona önlemleri” dedi, “iyi ama bizde Annebabayız, birimizin girmesi ne fark edecek ki” diyecek oldum “Ben çok titizim, size telefonla bilgi veririm” dedi.

Sonuçta kızımla ilgili konu, hemen çıktım, sokakta bekledim. 10 dakika sonra telefon çaldı, eşim hoparlörü açtığını ve doktorun bilgilendirme yapacağını söyledi.

Şaşırdım ki ne şaşırdım.

Evet korona için önlemler gerekli, yetişkin bir çocuk olsa neyse, ama sonuçta parmak kadar çocuk, doktor muayenesinde annebabasını yanında ister, doktorun buna kendi başına engel olması ayıp olduğu kadar hasta haklarına da aykırı.

Ayrıca bu nasıl önlemdir, biz bir aileyiz, eğer virüs varsa bizde, anne-babadan sadece biri içeri girse ne fark eder, virüs zaten içeri girmiş olur.

Korona günlerinde gecesini gündüzüne katarak insanlara hizmet etmeye çalışan doktorlarlasağlık çalışanlarıyla adının önünde profesör olan bu doktoru gözümün önüne getirdim.

Onlar ne kadar kutsallaştıysa gözümde bu profesör o kadar çukura girdi zihnimde.

Kızımla beraber arabaya binerken “Hocam ya” diye geçirdim içimden “Madem bu kadar korkuyorsun niye doktorluk yapıyorsun.”

Tabii şunu da yazmadan edemeyeceğim.

O profesör kızıma dokunmadı bile, çünkü bütün yaptığı daha önce yapılmış testlere bakıp sonuç söylemekti.

Bizi de şaşırtan çok ciddi bir para da aldı. Oysa aynı işi görüntülü telefonla da yapabilir.

Ama bir tarafta korkudan ölürken diğer taraftan da para çok tatlı geliyor besbelli.

NOT: Bu kişinin tam adını tamamen tıp bilimine doktorluğa saygım nedeniyle vermiyorum. Çünkü kişilerle değil karakterlerle ilgiliyim. Buna karşı buradan Türk Tabipler Birliği’ne de şikayet ediyorum bu ilkel tutumu.

YENİ ÖĞRENDİM

BÜYÜK HARFLE yazmak; bağırmak, öfke göstermek anlamına geliyormuş

İnsan her gün yeni bir şey öğreniyor.

Geçenlerde bir okurumun gönderdiği e-mail’e cevap yazdım.

Klavye “kapitalde” yani büyük harfte kalmış.

O haliyle gönderdim.

Ertesi gün mesajlarıma bakarken aynı okurdan bir mesaj daha buldum.

Cevabım için teşekkür etmiş ama sonuna “Büyük harfle yazmanızı çok yadırgadım” notu eklemiş.

Açık söyleyeyim ne demek istediğini anlamadım. Hergün sayısız mesaj okumaya çalıştığım için üzerinde çok durmadım.

Hafta başında Tele1’deki program sırasında bir gazetedeki bir haberin bazı satırlarının büyük harfle yazıldığını görünce izleyiciye dönüp “Acaba gazete burada ne demek istemiş?” dedikten sonra az önce yazdığım okurla olan mesajlaşmamı anlattım.

Sonra da “Galiba büyük harfle yazmanın bir anlamı var ama bilmiyorum, bilenler bana mesaj atsın” dedim.

Yayın bittiğinde tüm sosyal medya hesaplarımda bir dolu mesaj vardı.

Meğer bu tür sosyal medya yazışmalarında büyük harf “bağırmak, sesini yükseltmek, öfkeyi göstermek” anlamına geliyormuş. Tahmin etmiştim ben de ama gerçekten bilmiyordum.

Bu eksiğimi kapatanlara çok teşekkür ederim.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

Erdoğan sanki bir çerçeve içinde

Bir süredir psikologların bana göre de haklı bir isyanı ulaşıyordu bizlere.

Psikoloji eğitimini Açık Öğretime sokma kararına karşı çıkan psikologlar bu bilim dalının çok ciddi pratik uygulamaları da olduğunu, psikoloji eğitiminin açık öğretim içinde asla yeterli olamayacağını  savunuyordu.

Nitekim ben de bana gelen konuyla ilgili tweet mesajlarını kendi takipçilerimle paylaşarak destek olmaya çalışmıştım.

Meğer konu ile ilgili Cumhurbaşkanlığı da çalışma yapıyormuş.

Dün sabah haberler arasında Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un şu mesajını gördüm;

“Cumhurbaşkanlığı Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu ‘psikoloji lisans eğitiminin büyük oranda uygulama gerektiren mahiyeti ve yükseköğretimde kalitenin korunması amacıyla örgün olarak yapılmasının daha uygun olacağı yönünde’ bir rapor hazırlamış ve Cumhurbaşkanımıza sunmuştur.

Sayın Cumhurbaşkanımız, Cumhurbaşkanlığı Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulunun ilgili raporuna  binaen ‘açıköğretim psikoloji lisans programlarının kapatılmasının daha yararlı olacağı’ yönündeki görüşünü Yükseköğretim Kurulu Başkanlığına bildirmiştir.”

Şimdi belki “Ne var bunda?” diyeceksiniz İlk anda yok gibi görünüyor ama aslında çok şey var.

Böyle bir karar alınabilmesi için Cumhurbaşkanlığı Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulunun çalışmasına rapor hazırlamasına ve Cumhurbaşkanının da tavsiye mektubu yazmasına gerek yok ki.

YÖK kendine gelen şikayetleri inceler, sonra da bir karara varır.

Ancak yeni ucube rejimde artık her şey bir kişinin ağzından çıktığı biçimde uygulanıyor.

Kimse, ilgili ilgisiz ne olursa olsun asla kendi karar vermek istemiyor, her şeyin talimatının saraydan gelmesi bekleniyor. Bunlar bana Erdoğan’ın kendi kendini bir çerçeve içine hapsetmesi gibi geliyor.

Şu an belki çok hoşuna gidiyordur her şeye karar vermek.

Ama yarın gücünü biraz kaybettiğinde akla gelen gelmeyen her konuda verdiği kararların tüm olumsuzlukları kendisine yansıyacaktır.

Bu kararları vermesini sağlayanların ise hiçbiri sorumluluk almayacak “Valla ben emir kuluydum, sayın Cumhurbaşkanı karar verdi” diyerek sıvışacaklar, şahsım ise tek başına kalacak, şimdiki gibi.

KORKUSUZ

yurduma can feda hakkında:
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Cevap Yazın


5 × = 30

FpsAgency